ŞEFAAT (giriş)

2011-07-07 12:39:00
ÜSLUB VE SEMANTİK AÇIDAN KUR'ÂN VE ŞEFAAT

Yaşar Düzenli 

Önsöz

 Gerek nüzul açısından inen ilk surede[1]ve gerek­se tertip doğrultusunda birinci sure olan Fatiha'da [2]tüm âlemlerin Rabbi olma vasfını, ilk gerçek ola­rak bize hatırlatan ve böylece Rahman ve Rahim sıfatlarının yegâne ve mutlak sahibi olarak insanı kendisinden başkasına muhtaç olmaktan kurtaran Allah'a hamd olsun. Sadece Allah'a gönül bağlamanın en mükemmel örneği ve gönlün derinlikle­rinden gelen coşku ile yalnız O'na Rabbim” diyerek, O'nunla dostluğun hayranlık veren pratiklerini gösteren tüm elçilere, bahusus son elçi Muhammed (a.s)'a selam olsun.

Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın, tüm elçilerine kendisinden başka ilah olmadığını ve genelde bütün varlık dünyasının zorunlu, insanların ise özgür iradeleri doğrultusunda kulluk görevleri­ni sadece Kendisine yapmalan gerektiğini vahyettiğini haber vermektedir. [3]Kur'ân, bu tür vahiy yoluyla ileti­len ilahi haberleri, din olarak nitelemekte ve katında din adı­na geçerli olacak yegâne ilke ve inançların bunlar olduğunu bildirmektedir. [4]Bir başka ifadeyle bu ilkeler hak olanı temsil ederken, din adına bunların dışında kalanlar batıl olarak nitelenmektedir. [5]Allah haktır ve yegânedir. [6]Gerçekte hiçbir ortağı olmadığı gibi, insanların ken­disine şu veya bu yolla herhangi bir varlığı mutlaklaştırmak suretiyle, herhangi bir isim veya sıfatı konusunda ortak koş­malarına asla müsaade ve müsamaha göstermemektedir. Vahyedilen dinin esasını, Allah'ın ilah olarak yegâne oluşu; yani Tevhid inancı oluşturmaktadır.

Tevhid inancının insanın kabul veya reddetme açısından ilgili olduğu alan yeryüzüdür. Çünkü sınanma maksadıyla bu­rada bulunan insan dilerse bu inancı reddebilir. Ona böyle bir hak verilmiştir. [7]Ancak yine de hatırlamak gerekir ki, insanın bu gerçeği kabul veya reddetmesi, mutlak anlamda ge­çerli olan hakikati değiştirmez; sadece bu o insanın kendi zih­ninde bir parçalanmayı ve tersyüz olmayı doğurur. Allah ise, kendisinin belirlediği mutlak yasalarım kesintisiz sürdürür. Bütün bunlar, bu dünya ölçeğindedir. Ne var ki, ölüm ötesi ölümsüz hayatta bütün bu tercih ve dileme süreçleri ortadan kalkmıştır. Yetki ve etki her halükarda bir, tek, yegâne ve mutlak olan Allah'a aittir. [8]

Tevhid inancına göre Allah kendisini el-Mü’min olarak ni­teler [9]ve kendisine imanla mukabele eden mü’minin bütün inanç, amel, davranış, algılama ve değerlendirmeye yö­nelik tüm düşünsel ve eylemsel dünyasının merkezini oluştu­rur ve hiçbir boşluk da bırakmaz. Onun dışında olan herşey, sadece böyle bir anlayış üzere örülü bir dünya için vesile du­rumundadır. [10]Buna göre bir mü’min açısından dünya ve ahirette olmazsa olmaz olan sadece Allah'tır. Hidayet üzere olan mü’minler, esasen böyle bir hakları olmadığından dolayı hiçbir varlığı, Allah'a ait olan bu alana; yani uluhiyyet alanına dâhil edemezler. Çünkü bu bir zulümdür; imana zulmü bulaştırmak ve karıştırmaktır. [11]

Ne var ki öteden beri çoğunlukla âdemoğlu, Allah'ı hakkıyla tanıyamama [12]ve dolayısıyla sahih bir inanca sahip olamamanın oluşturduğu bir ortamda, göremedi­ği bir Allah'a inanmanın yüklediği sorumluluktan/emanetten kaçınarak, müşahade edilen kimi varlıklara olağanüstü yetki­ler yükleyerek, kendi insani sorumluluğundan kaçınma yolu­nu tercih etmiştir. Ancak bu durum sanaldır. Çünkü Allah, kendilerine olağanüstü etki ve yetkiler yüklenen varlıklara böyle bir imkân vermemiştir. [13]

İnsanlardan bazıları, vehimlerden üretilen olağanüstü etki ve yetkilerle donatılmış bu tür şahıslardan, bu dünyada birta­kım beklentiler içerisine girerken[14], bazıları sa­dece ahirette, bazıları da hem dünya da, hem de ahirette değişik beklentiler içerisine girmişlerdir. Sonuç itibariyle aynı mantık yapısının farklı uzantıları olarak karşımıza çıkan bu tür inançlar, Allah'ın berisinde değişik isimler altında birçok yarı ilahın doğmasına sebebiyet vermiştir.

Soyut olana inanmanın zorluğuna katlanamayan âdemoğ­lu, somut varlıklar peşine düşerek, gayb olan Allah'a da O'na gordükleriyle sadece mukayese ederek değil, çoğu zaman bi­rebir özdeşleştirerek inanmaya başlamıştır. Antropomorfist anlayış olarak tarih sahnesinde yerini alan bu yaklaşım tarzım Kur'ân, “Onların çoğu şirk koşmadan Allah'a inanmazlar” [15]şeklinde değerlendirmektedir. Buna göre Allah bir kraldır. Kral, ne düzeyde güçlü olursa olsun, her halükarda yardımcıya, aracıya, bilgilendirilmeye ihtiyaç duyacaktır. So­run sadece Allah açısından değil, O'nunla ilişki ve irtibat ku­racak kişi açısından daha büyük oranda söz konusudur. Bu se­beple kralın nezdinde sözü geçerli olabilecek itibarlı kişilerle yakınlık kurmak suretiyle, onun iyilik ve ihsanına nail olmak, öfkesinden de emin olmak takip edilecek yegâne yol olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerçekte şefaat düşüncesi bu türden bir anlayışın ürünü olarak doğmuş ve gelişmesi de büyük oranda bu bağlamda gerçekleşmiştir.

Kur'ân, kendi elleriyle yaptıkları melekleri ve zihinlerinde oluşturdukları farklı yüce ruhları temsil eden sembollere iba­det eden, bu ibadetleri vesilesiyle Allah'a yakınlaşabilecegini ve bu varlıkların Allah katında kendileri için şefaatçi olacağı­nı açıkça söyleyen bir toplumda, Tevhid inancını gönüllere nakşetmek için nazil olmuş bir kitaptır. Kur'ân’ın, Tevhid inancını anlatım tarzının, tedricî, hitap ettiği toplumun temel değer yargılarını, örf ve adetlerini dikkate alan, böylece bağcı dövmek değil, üzüm yeme yolunu tercih eden bir üslup takip ederek, kırıp dökmeden, ilahi rehberliği bütün boyutlarıyla ortaya koymak olduğu görülmektedir. Kur'ân, asla hitap ettiği kavmin mantığına mahkûm olmamış, bilakis bu mantığı de­ğiştirmeye gelmiş bir kitaptır. Ancak onun gerçekleştirdiği de­ğişim, tepeden, baskıcı bir yöntemle ve muhatap kitleyi ve on­ların anlayış ve davranışlarını yok sayarak değil, bilakis onla­rın arasına girerek, bir bakıma onlarla birlikte yaşayarak, on­ların dilini ve dile dayalı tüm argümanlarını kullanarak ger­çekleşmiştir.

İşte şefaat konusu da Kur'ân’ın, muhatap toplumda son derece köklü ve o derece belirleyici bir nitelikte bulduğu ve kendi temel ilkeleriyle çatıştığı için değiştirilmesi kaçınılmaz olarak gördüğü bir inanç tarzıdır. İfade etmek gerekir ki, Kur'ân'ın, emanet olarak isimlendirdiği[16]sorumluluk bilincinin yok olduğu tüm toplumlarda, bu türden inançla­rın olması kaçınılmazdır. Temel mesajlarından birisi olarak; Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez, kişinin yaptığı her iyilik kendi lehinedir, her kötülük de kendi aleyhine[17]diyen bir kitabın ise, bu türden bir inancı ilkesel anlamda bağrına basması mümkün değildir. Ne var ki, bu inancın tashihini kendine mahsus bir üsluplayapmıştır.

Bundan dolayı biz, çalışma konusu yaptığımız bu mesele­yi, Kur'ân’ın nüzul süreci doğrultusunda kullandığı üslup çerçevesinde değerlendirmeye, anlamaya ve analiz etmeye çalış­tık. Analizlerimizi doğrudan Kur'ân'la sınırlı tuttuk. Çalışma­mıza konu olan hemen tüm âyetleri, nüzul süreçlerini olabil­diğince dikkate alarak anlamaya çalıştık. Olabildiğince diye kayıt düşüyoruz, çünkü bu husustaki sıralalamalarm içtihadı olduğunu, tarihi rivayet ve işaretlerden hareketle yapıldığını, bununsa her halükarda kesin bir bilgi olmadığının farkında­yız. Ancak yine de elimizdeki malzemenin bize bir fikir vere­bilecek düzeyde olduğunu da hatırlatmak gerekir. Bu yöntemi önemsediğimizi burada belirtmek isterim. Nüzul sürecinin, İs­lam dünya görüşü açısından bir yol haritası mesabesinde ol­duğunu düşünüyoruz. Bu yöntemle, bir bakıma perşembenin geleceğini, çarşambadan görmek mümkün olmaktadır. Bu noktada elimizde bulunan tefsir kaynaklarından azami derece­de yararlanmaya çalıştık. Bir bakıma, çalışmamızın ana kayna­ğını, Kur'ân ve onun ilk dönemden itibaren yazılmış tefsirle­rinden ulaşabildiklerimiz oluşturmaktadır.

Konumuzla ilgili hadislere yer vermedik. Bunun zikret­mem gereken sebeplerinden birincisi, çalışmanın tefsir ala­nında yapılmış olmasıdır. Dolayısıyla Kur'ân'ı merkeze al­ması bir çalışma olma özelliği taşımaktadır. Elbette bu ifade karşısında, Kur'ân.ve sünnet bütünlüğü veya ilişkisi açısın­dan hemen bazı kuşku ve eleştirilerin gelebileceğinin farkın­dayız. Ne var ki biz, konuyu bu tarz bir tartışma zemininin dışında tutarak, konunun tabiatı açısından böyle bir yol izle­meyi tercih etmiş bulunmaktayız. Kabul etmemiz gerekir ki özellikle ahirette şefaat meselesi gaybi bir konudur. Dolayı­sıyla; gaybi bir konunun inanç dünyasına inebilmesi için, haber-i sâdık'a bağlı kalmak zorunludur. Ancak haber-i sâdık'a bağlı kalmak da yeterli olmayabilir. Zira gaybî bir konunun zaruri bir inanç ilkesini oluşturabilmesi için, o konuyla ilgi­li haberin hem sübut ve hem de delalet bakımından katiyyet ifade etmesi gerekir. Bu sebeple, sübut bakımından kat'i olanKur'ân’ın, şefaat konusunda söylediklerinin delalet açısından da neyi ifade ettiğinin bir bütünlük içerisinde ortaya konul­ması gerekmektedir.

Konunun, müslümanların gündemine daha çok hadislerle girdiği ve bu yolla hemen her zaman güncelliğini koruduğu, bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Hadislerin iman edilmesi zorunlu inanç ilkeleri oluşturup oluşturmayacakları, daha teknik bir ifadeyle, ahad haberlerin inanç esasları açısın­dan neyi ifade ettiği hususu bu çalışmanın kapsamı dışındadır. Ancak konuyla ilgili hadislerin metin ve senetleriyle ilgili ya­pılan çalışmalar bulunmaktadır. [18]Bu çalışmalarla ulaşılan so­nuçlara göre; tarih boyunca kökleşen şefaat hakkındaki yanlış kanaat, konuyla ilgili hadislerin bir bütün olarak ele alınma­dan, Kur'ân’ın ruhuna uygun değerlendirilmemiş olmasından kaynaklanmıştır. Kur'ân'ın açık ve kesin olarak zikretmediği akideye bağlı bir konu, tek taraflı rivayetlerden hareketle ve bu rivayetlerin yalnızca isnadlarına bakıp sahih kabul edilerek kesin bir inanç haline getirilmiştir. [19]Bir başka husus ise, şefa­at konusunda ilk devir kaynaklarında bir veya iki olan hadis sayısının daha sonraki devir kaynaklannda artış gösterip ço­ğalması, konunun güncelliğini yitirmesine paralel olarak da azalma göstermesidir.[20]

Bunlarla birlikte şunu da ifade etmeliyiz ki biz, şefaat ko­nusunun sağlıklı olarak anlaşılması meselesinin, peygamberi bir açıklamanın zorunluluğunu gerekli kılmadığı kanaatini ta­şımaktayız. Peygamber'in Kur'ân’ın tefsiri çerçevesinde biliy­oruz ki ancak Peygamber tarafından vuzuha kavuşturulmasıy­la anlaşılabilecek metinler, onun tarafından açıklanmıştır ve bunların sayısının da çok olmadığı hadis kitaplarının tefsir bö­lümlerinin taranması suretiyle ortaya çıkmaktadır. [21]Bir rakam vermek gerekirse, Hz. Peygamber'in sözlü beyanları tefsirin %4'ünü oluşturmaktadır. [22]Dolayısıyla şefaat ile ilgili olarak geçen Kur'ân pasajlarının doğrudan açıklaması bağlamındapeygamberin tefsiri bulunmamaktadır ve ilgili ayetler böyle bir tefsire ihtiyaç duyacak nitelikte de değildirler.

Ne var ki, şefaatin geçerliliği konusuna Kur'ân’ın gerekli desteği vermemesi ve dayanak olarak kullanılan hadislerin de, ahad olması nedeniyle [23]itikadi konularda delil teşkil etmeye­ceği hatırlanınca, şefaat hadislerinin manevi mütevatir olduğu üzerinde durulmuştur. [24]Hatta o kadar ki, ahirette şefaatin ol­mayacağına dair Kur'ân'da yer alan son derece açık ifadelerin[25], kâfirlere yönelik olduğu ve mü’minlere hitap etmediği, şefaat konusundaki icma'a ve mü’minlere şefaatin olacağı hu­susundaki hadislerin mütevatir olmasına dayandırılarak söy­lenebilmiştir.[26]Şüphesiz biz burada, hadislerin ne oranda mü­tevatir olup-olmadıkları, manevi mütevatir kavramının neye tekabül ettiği gibi tartışmalara girmek istemiyoruz. Çünkü bu çalışma açısından böylesi bir tartışmayı gerekli ve anlamlı bul­muyoruz.[27]

Bu mülahazalarla sürdürdüğümüz çalışmamızı iki ana bö­lüm halinde oluşturmayı uygun bulduk, ilk bölümde, Kur'ân dili hakkında kısa bazı hatırlatmalar yapmayı yeğledik. Bu hu­susla biraz da, uzun yıllar Kur'ân’ın anlaşılamayacağı veya en azından özel birtakım kişiler dışında hiç kimsenin anlayama­yacağı, çünkü onun her bir harfinin binlerce anlamı olduğu şeklindeki popüler anlayışın aksine, Kur'ân’ın, gerekli dil, ta­rih ve usul bilgisine sahip olan herkes tarafından kendi istidat ve imkânlarına paralel olarak anlaşılabileceğini ortaya koyma­ya çalıştık. Bu bölüm içerisinde ayrıca, şefaatin terim anlamı ve bu anlamdan hareketle kavramlaşması ve terimin bu gün kullanılan şekliyle kavramlaşmasını sağlayan tarihi arka planı­nı ortaya koymaya çalıştık. Bilhassa Kur'ân’ın şefaate dair pa­sajlarının mütekellimin muradına uygun olarak anlaşılması bakımından, sözün hangi tarihi bağlam içerisinde söylendiği­nin bilinmesi son derece önemlidir. Böylece mütekellimin muradı yakalanmış ve söz  parçalanmamış olur.  Bu aradaKur'ân’ın muhatabına sunduğu bütüncül dünya görüşünün kavranması ve söylenen sözün bu dünya görüşü içerisinde ne­yi ifade ettiği ve hangi temel ilke ile bütünleştiğinin görülme­si bakımından, hem tarihi arka plan ve hem de özellikle ahirete dair temel ilkelere yer verilmesi gerekli idi. Bundan dolayı bu konuyu biraz geniş tutarak, şefaatle ilgili âyetler için zemin oluşturmaya çalıştık.

İkinci bölüm de doğrudan şefaatle ilgili âyetlerin tahlil ve tefsirlerine yer verilmiştir. İlgili âyetler nüzul süreçleri dikka­te alınarak kendi içerisinde kategorik tasnife tabi tutulmuştur. Bu bölümde bizce şefaat kavramının anlaşılmasında anahtar mesabesinde olan “izin” kavramı ve ilahi meşiet anlayışı üze­rinde durulmuştur ki, bu konu başlı başına bir çalışmadır. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de bu kavramlara bağlı olarak anlatılan ve kelâmi anlamda problematik olarak karşımızda duran bir kısım meselelerin çözümü noktasında açılımlar sağlanmaya çalışılmıştır. Tahlillerine yer verdiğimiz âyetler için örneğin, Mü’min: 40/16-20 şeklinde kullandığımız başlıklandırmada, ilk rakamlar müslüman müelliflerin yaptığı surelerin nüzul sırası sıralaması, sure isminden sonraki rakam, elimiz­deki mevcut mushaftaki tertip sıra numarası, son rakamlar ise ayet numarasıdır. Ayrıca metin içerisinde [28]tarzında kullandığımız referanslarda da, ilk rakam mevcut tertipdeki sure numarasını, ikinci rakam da âyet numarasını ifade etmektedir.

Çalışmamızın, murâd-ı ilahinin bir bütünlük içerisinde sağlıklı olarak anlaşılmasına bir katkı sağlamasını Allah'tan di­ler, emeği geçen arkadaş ve hocalarıma teşekkür ederim.

Şüphesiz her şeyin en doğrusunu sadece Allah bilir.

[1]Alak: 96/1

 

[2]Fatiha: 1/1

[3]Enbiya: 21/25; Nahl: 16/2.

[4]Al-i İmran: 3/19-85.

[5]Yunus: 10/32.

[6]Taha: 20/114.

[7]Kehf: 18/29.

[8]Mümin: 40/16.

[9]Haşr: 59/23

[10]Maide: 5/35.

[11]Enam: 6/82.

[12]Enam: 6/91; Hac: 22/74; Zümer: 39/67

[13]Araf: 7/71; Yusuf: 12/40; Necm: 53/23

[14]Yasin: 36/74; Enbiya: 21/43

[15]Yusuf: 12/106

[16]Ahzab: 33/72

[17]Bakara: 2/286

[18]Akbaş, Bahattin, Hadislere Göre Hz. Peygamber'in Şefaati Meselesi, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi AÜİF, Ankara, 1994.

[19]Akbaş, Bahattin, Hadislere Göre Hz. Peygamber'in Şefaati Meselesi, s., 92.

[20]Akbaş, Bahattin, Hadislere Göre Hz. Peygamber'in Şefaati Meselesi, s., 127.

[21]Yıldırım, Suat, Peygamberimizin Kur'ân'ı Tefsiri, istanbul,  1983, s.,70

[22]Koç, M. Akif, İsnad Verileri Çerçevesinde Erken Dönem Tefsir Faali­yetleri, Ankara, 2003, s.,158.

[23]Koçyiğit, Talat, “Âhâd Haberlerin Değeri” AÜÎFD, XIV, 1967, s., 140-141.

[24]Tahir b. Âşûr, Tefsıru't-Tahrir ve't-Tenvîr, (et-Tahrîr, Tunus, 1984, I, 487.)

[25]Bakara: 2/48

[26]İbn Atiyye, el-Muharraru'l-Vecîz fi Tefsîri'1-Kitâbi'l-Azîz, (el- Muharrar, (thk. Komisyon, bs. yeri yok, 1987, I, 209.

[27]Bir hadis ıstılahı olarak mütevâtir kavramı ve bu doğrultudaki tar­tışmalar için bkz. Kırbaşoğlu, Hayri, Alternatif Hadis Metodolojisi, Ankara, 2002, s., 92-104.

[28]Hud: 11/15

[29]Cum’a: 62/2

 

220
0
0
Yorum Yaz