DİNDEN AFAROZ EDİLMEK

2011-08-23 15:02:00

  Din Adamı zalimdir. Dinden anlamaz. Dinden beridir, din ondan münezzehtir… Din adamı, Allah elçilerine savaş açmış zihindir. Kalem ticaretinden ve din eğlencesinden nemalanır. İşi gücü palavradır. Mahallenin yaygaracı kadınlarına benzer! Her mahallenin ‘’yaygaracı kadınları’’ vardır. İşleri güçleri koğuculuk ve gıybet olan bu kadınlar, şer ve nifaktan beslenir. İhtiras içinde ‘’insan taklidi yapan mahlukların”pis işlerine müsaade eden bir mahallede, ancak zulüm ve nifak baş gösterebilir… Ramazan TV’lerinde şahit olmuşsunuzdur…O ne derse Öbürü “o olmaz” der. Diyanette dahil. Türkiye’de de çok sayıda mahalle var. Sokaklarla çevrilmiş adaları kastetmiyoruz. Türkiye’de; fikri mahalleler var. Ve her mahallenin ‘’yaygaracı kadınları’’ var… Ellerinde tef, gıybet ve koğuculuk mesleğini icra, insanlık onurunu ılga adına her türlü pisliği yapan bu mahluklar, kimi mahallelerde; köyün delisi, kimi mahallelerde ise; mahallenin muteberi ilan edilir. İşte o mahallenin eşiğinden geçenlerin vay haline. Çünkü cahil ve gafilin taşı ile can vermek; büyük bir hüznün sebebidir… Bu günlerde, bizlerin üzerine gerek aile gerekse toplum çevresi tarafından çok geliniyor.  Kalem ticaretinin, mürekkep yüklü merkebliğin en ileri hezeyanları sergileniyor üzerimize… Sözün ağırlığını kaldıramayan ‘’yaygaracı kadınlar’’, sürekli spekülasyon üretiyor. Velev ki mesleklerinin gereğini yerine getirerek;delilsiz, belgesiz, kaynaksız, cürretsiz ve mesnetsiz bir eda ile; işkembe’i kübradan sallıyorlar… (Bildiğini zannedip, yüksek din ö... Devamı

İNFAK AYETLERİ

2011-08-23 14:15:00

   Âl-i İmrân 180    (Medenî 89) Allah'ın, kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey de kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.  Hadîd 10    (Medenî 94) Ne oluyor size ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infakeden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vadetmiştir. Allah'ın yaptıklarınızdan haberi vardır. Bakara 215    (Medenî 87) Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah yapacağınız her hayrı bilir.  Bakara 219    (Medenî 87) Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. Yine sana ne harcayacaklarını İNFAK'I sorarlar. "İhtiyaç fazlasını" de. Allah size ayetleri böyle açıklar ki düşünesiniz.  Bakara 254    (Medenî 87) Ey iman edenler! Kendisinde a... Devamı

ANA KONUDAN SAPTIRAN BAŞÖRTÜ (humur)

2011-08-23 14:08:00

  İSLAMIN ANA KONULARINI BIRAKTIK ??? TARTIŞTIĞIMIZ ŞEYLERE BİR BAKIN !!! SONUCUNDA OLUŞAN İKİ KUTUBUN YOZLAŞMASI... Önce bir soru ile başlayalım…. “Kuranda Başörtüsü takmamanın cezası var mıdır?” Cevabı bulabilen varsa söylesin……………YOK... İster “türban” deyin, ister “başörtüsü”… İster “yemeni” deyin, ister “yaşmak”… İster “Türban ayrı başörtüsü ayrı” deyin, ister “Bu ikisi aynı şey”… İster “Kur’an’da başörtüsü yok” deyin, ister “Başörtüsü Allah’ın emri”… Bütün bu iddia ve savunmaların artık bir anlamı kalmadı. Çünkü… İki tarafta keskinleşti ve iki tarafta kuran penceresinden bakmıyor. Zira Kuran mehcur ittihaz edilmiştir. *** Saçını, tek teli görünmemecesine sıkı sıkıya örtüp, altından kot pantolonla (hatta göbeği görünerek) dolaşan türbanlı kızları görünce şaşırmayın. Keza “Laiklik elden gidiyor siz tutturmuş asfalt istiyorsunuz!” diyen belediye başkanlarına hayret etmeyin. Çünkü… Türban “türban” olmaktan…Başörtüsü “başörtüsü” olmaktan…Laiklik “laiklik” olmaktan çıktı artık. Artık bunlar ne sosyal, ne siyasal, ne tarihi, ne de dini kavramlar değil.Bunların hepsi artık birer “psikoloji” kavramı…Pisikologları ve pisikiyastristleri ilgilendiriyor. Bu nedenle de bunların ne olduğuna dair sağlıklı hiç bir tartışma yapılamaz; boştur, saçmadır, abestir… Böylesi süreçlerden sonra normalleşme epey zaman alabilir. Toplumsal psikolo... Devamı

TARİH TEKERRÜRDEN İBARET “ Hakikati yozlaştırma”

2011-08-22 12:54:00

Kur’an da bize anlatılan kıssalardan tüm kavimlerin ve onlara gönderilen Elçilerin karşılaştıkları durumları idrakimize havale eden Rabbimiz İnsanların hep aynı hatada ısrar ettiklerini bize bildirir. Hakikate davet eden Nebi-Elçilerin sözlerine inanan sadece çok az insanın dışında genelde kibirli, büyük ve kodaman kalabalığın hakikati görmezden geldiklerini “Benim Rabbim sizinde Rabbiniz Olan Allah’a iman edin “ diye davet eden Elçilerimizin karşılaştıkları olumsuzlukları Rabbimiz ayetleriyle gözlerimizin önüne ibret alalım diye sererken biz de anlayabiliriz ki hakikate davet edilen kavimler de “ Hakikati yozlaştırma” süreci hep aynı şekilde tekerrür etmiştir. Yemin olsun ki, resullerin hikâyelerinde, aklını ve gönlünü çalıştıranlar için bir ibret vardır. Bu Kur`an, uydurulacak bir hadis/bir söz değildir; aksine o, önündekini tasdikleyici, her şeyi ayrıntılı kılıcıdır. İnanan bir topluluk için de bir kılavuz ve bir rahmettir. (Yusuf–111) Dinler tarihi “fitne ve fesatlarla” dolu mücadele tarihidir. Âdemin iblisiyle/karini başlayan hesap gününe kadar bitmeyecek olan bu mücadele de fesadın en büyük örneğini sergileyen ve günümüze kadar da süren Şeytanlaşmış insan profili, bir emre uymayarak mücadele fitilini tutuşturmuş oldu Allah buyurdu: "sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen neydi?" İblis dedi: "Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın. "(A’raf-12) Bundan sonra bizi ilgilendiren asıl büyük mesele bomba kimin elinde patlayacak meselesidir. Allahın merhametine sığınan “Doğru yolunun üzerin de oturacağım “ diyen İblis hangi yolun doğru yol olduğunu biliyor olmasına rağmen kendi kibri yüzü... Devamı

DİNE KARŞI DİN MÜCADELESİ

2011-08-19 16:26:00

  Geçenlerde bir arkadaşla tartışırken bana “sen İslam’ı idealize ediyorsun böyle bir İslam yok” dedi. Dedim ki var ama piyasada yok. İşte tam o an aklıma rahmetli Şehid Doktor Ali Şeriati’nin  dine karşı din konferansı geldi. O an arkadaşa bir şey diyemedim çünkü haklıydı çünkü suçlu bizdik, çünkü biz hep yanlış dini anlattık ve sonuçta yanlış din doğru din oldu doğru din de ‘idealize din’ oldu. Düşündüm ki şöyle inkilabi İslamla muhafazakar İslam arasındaki farkları bir tespit etsem nasıl olur hadi daha özele inelim: devrimci müslümanın muhafazakar müslümandan farkı nedir? Uzun süren fikri mütaala ve mülahazalardan sonra aşağıdaki satırları tespit ettim: Bir kere devrimci müslüman devrimi düşler. Doktor’un deyimiyle bu dünyası olmayan dinin öteki dünyası da yoktur. o yüzden yine doktorun deyimiyle her ay muharremdir her gün aşuredir ve her yerde kerbeladır devrimci müslüman için. Muhafazakar müslüman ise her şeyi ahirete erteleme taraftarıdır. Ne yaparsanız yapın henüz çok erkendir ve sabretmek gerekmektedir. Allah bu dünyayı onlara öteki dünyayı bize vermiştir diye düşünür tıpkı ortaçağın köhne kafalı Hristiyanları gibi. Dolayısıyla panik yapmaya gerek yoktur, önemli olan imanı kurtarmak, gerisi fasa fisodur. muhafazakar müslüman için doktorun dediği gibi bugün peşin yarın veresiyedir. Anlayacağınız her gün peşindir, başlamak için hep erkendir. Ne zaman hadi deseniz size tabelayı gösterir ve görmüyor musun bugün peşin yarın veresiye der ve bu hep böyle gider. Sonuçta hep ertelerler ve sonrada kader derler. Demem o ki ‘neo-cebriyecidir’ muhafazakar. Biz yenil... Devamı

TABİAT TASVİRLERİ KİME YÖNELİK

2011-08-19 15:53:00

  Malum, Kur’an’da tabiat (doğa) tasvirleri yapan ayetler vardır. “Gökten su indirmek… Toprağı ekmek… Üzüm bağları, yonca tarlaları, zeytin ağaçları, hurmalıklar, yemyeşil çayırlar, ormanlar, meyveler, develer, sekiz çift sığır… Gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesi, ışık saçan güneş, parlayan ay, ışıldayan yıldızlar…vs. Bütün bu tasvirlerin “Yerde, gökte, tende, canda bir Yaratan sezdirtme”ye yönelik olmakla birlikte “mülk” arzusuyla yanıp tutuşanların “sahiplenme hırsı”nı kırmaya yönelik olduğunu görüyoruz. Çünkü bu tür tasvirlerin ardından genellikle şu değişmeyen ‘replik’ gelir: “Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a aittir.” (Ve li’llahi mulku’s-semevâti ve’l-arz). Aşağıda nuzül sırasına göre 5 tabiat (doğa) tasviri yapan ayet fragmanı (bölümü/parçası) okuyacaksınız. Ayetlerin öncesi ve sonrasına (siyak/sibak), geçtiği yerlere, kime ve ne için söylendiğine baktığımızda esas hitabın “toprağa, suya, ateşe, ağaca, ormana, hurmaya, üzüme, deveye, koyuna, sığıra…” velhasıl doyumsuz bir ihtirasla yere göğe sahip olmak isteyenlere yönelik olduğunu göreceksiniz… *** 1-İlk tasvir (betimleme) Abese suresinde: “Bir baksın insan yediklerine Suyu nasıl bolca indirmekteyiz Sonra toprağı sürüp ekmekteyiz Orada nasıl tahıllar yetiştirmekteyiz Üzüm bağları… Yonca tarlaları… Zeytin ağaçları… Hurmalıklar… Yemyeşil ormanlar… Meyve ve çayırlar bitirmekteyiz Bütün bunlar sizin ve hayvanlarınızın faydalanma... Devamı

ŞEFAAT KONUSU SON NOKTA

2011-08-18 14:54:00

  Kur'ân-ı Kerim kafasında, varoluşuna dair soru ve hayatı­na ilişkin sorunları olanlar için verilmiş ilahi bir cevaptır. Cevap, kendi içerisinde hem sorulan sorulara yöne­liktir ve hem de daha kuşatıcı bir şekilde rehberlik yapma doğ­rultusunda uzatılmış bir rahmet elidir. Cevabı veren ve rehber­lik yapan, tüm âlemlerin Rabbidir. Cevaba muhatap olan ise, âlemlerin bir cüzünü oluşturan ve kulak verip akleden insan tü­rüdür. İnsan diğer varlıklardan farklı olarak eşyayı isimlendirme, anlama ve anlamlandırma kabiliyetine sahip tek varlıktır. Bu eylemini o, harflerden müteşekkil kelime, cümle ve oluşturduğu kavramlarla bir lisan oluşturmak suretiyle gerçekleştirir ve hem­cinsleri ile sürdürdüğü ilişkilerini, oluşturduğu bu lisan vasıta­sıyla yapar. Bundan dolayı Allah, her peygamberi mesajının anlaşılma­sı için kendi kavminin lisanı ile göndermiştir. Bu ilahi kanun gereği Hz. Peygamber de, kendisinden iletmesi istenen mesa­jını kendi kavminin dili olan Arapça ile sunmuş, Kur'ân Arapça bir dille insanlığa takdim edilmiştir. Buradan hareketle her­hangi bir insan öncelikle bu lisanı öğrenerek, sonra da buna bağlı olarak, anlamak istediği mesajın tarihi seyrini dikkate al­mak suretiyle, sözün asıl sahibi olan Allah'la sözlü iletişim içe­risine girebilir. Burada tarihi seyir derken; 23 yıllık zaman içerisinde olgudan nassa, nasdan olguya şeklinde cereyan eden ve anlamlı bir dünya görüşü oluşturmak maksadıyla kendine mahsus bir üslub kullanan ve bir hitap olarak nazil olan, son­ra yazıya geçirilen Kur'ân’ın bu türden özelliklerinin bilinme­si kastedilmektedir. Üslub açısından bu çerçevede belki en çok dikkat edilmesi ... Devamı

ŞEFAAT ve İZİN

2011-08-18 14:51:00

  “Gerçek şu ki, sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evreden ya­ratan, sonra da kudret ve egemenlik makamına geçip varlığı yö­neten Allah'tır. Onun izni olmadıkça, araya girip kayıracak kim­se yoktur. İşte böyledir sizin Rabbiniz: öyleyse yalnızca ona kul­luk edin: artık bunu iyice aklınızda tutmayacak mısınız?” “Allah'tır gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunan herşeyi al­tı evrede yaratan ve sonra Kudret ve Hakimiyet tahtı'na oturan. Onun berisinde sizin için ne bir dost ne de bir şefaatçiniz vardır. Hala düşünüp ders almaz mısınız? Şefaat teriminin Kur'ân tarafından reddedilen bir kavrama dönüşme sürecinde yukarıya aldığımız Yunus (10) 3 ve Secde (32) 4 âyetleri, dikkate değer bir özellik taşımaktadır. Her iki âyette de Allah'ın yaratıcılığına vurgu yapılarak, Arşa istiva eden (Tüm yaratılmışlara egemen olan) ve varlığı yöne­ten Rabb tanımlanmasına paralel olarak; O'nun berisinde her­hangi bir şefaatçi ve dostun olmadığının ifade edilmesi, ispat­tan daha çok nefyin hedeflendiğini göstermektedir. Bir başka deyişle, her iki âyetin sonundaki ortak ifadeler olan; “hala düşünüp ders almayacak mısınız?” şeklindeki zeyil bölümleri de­ğerlendirme dışı tutulacak olursa, yukarıdaki âyetleri iki ana bölümde değerlendirmek mümkündür. Birincisi; tanımlama sadedinde Allah'ın Kendi Zâtını, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yaratmasından sonra arşa istiva eden ola­rak belirlenmesidir. İkincisi ise; bu niteliklere sahip olan Birinin yanında şefaatçinin, velinin asla yer alamayacağının mutlak bir hüküm olarak tespitidir. Bu iki temel ifadenin so­nucu olarak da; “gerçek Rabb bu &oum... Devamı

ŞEFAAT TERİM ANLAMI Ve (Kavrama Dönüşmesi)

2011-08-18 14:48:00

  Tüm kullanımlarından hareketle şefaat teriminin nüzul dönemi muhatap kitle tarafından hem kelime ve hem de ken­di dünya görüşlerine paralel olarak kavramsal çerçevede bilin­diği ve kullanıldığını görmüş oluyoruz. Deve dili olarak da ta­nımlanan Arapça'da bu terim kullanılmaktadır. Meme emen yavrusu varken gebe kalan ve çift yavru sahibi olan deveye Şâfii isminin verilmesi, Şafii kelimesinin Kur'ân’ın nüzulünden önceki dönemde de bilinen ve kullanılan bir kelime olduğunu göstermektedir. Diğer yandan bu kelime, nüzul döneminde te­rim anlamıyla da kullanılmaktadır; Bunu, Kur'ân’ın onların ağzından naklettiği, onlar bizim şefaatçilerimizde (Yunus 18)âyetindeki kullanım ortaya koyduğu gibi, meşhur Garanik olayı münasebetiyle, Kabe'yi tavaf eden Mekkelilerin söyledikleri ri­vayet edilen şu sözler de bize aynı doğrultuda bir bilgi ver­mektedir: Lât hakkı için, Uzza hakkı için, Onlar yüce turnalar­dır. Onların şefaatlerine ümit bağlanabilir! Üçüncüleri Menat hakkı için! Kavramın nüzul dönemi muhatapları tarafından oluşturul­muş ve kullanılmış olmasından hareketle şefaat, fayda temin eden bir istek doğrultusunda aracılık etmek, kişinin, gazap ve öfkesine uğramış olduğu zatın hoşnutluğuna ulaşmak niyetine dönük, aralarındaki dargınlığı ve yalnızlığı giderme çabası ola­rak tanımlanmıştır. Bir başka ifade ile şefaat, zararlı olanların giderilmesi, menfaatin celp edilmesinden ibarettir. Popüler an­layışta kavram olarak şefaat; şefaat eden kimsenin kendisine şefaat edilenin yanında ona bilmediği ve bilinmediği noktada delalet etmektedir ki, bu Allah'ın reddettiği bir husustur. Çünkü Al­lah'ın yaratıklarından hiçbir... Devamı

ŞEFAAT KAVRAMI

2011-08-18 14:47:00

  Kur'ân, apaçık bir Arapça formu ile indirilmiş ilahi bir hitabtır. Bu ilahi hitap, nüzul dönemindeki ilk muhataplarının konuştukları lisanı; onların günlük konuşmalarında kullandıkları kelime, deyim ve kavramları, bu kavramların tarihi arka planını dik­kate alarak kullanmış ve bu yolla onlarla iletişim kurmuştur. Kur'ân, bazı deyim ve kavramları, anlamları üzerinde hiçbir değişiklik yapmadan kullanmışken, bir kısım kelime ve terim­leri ise nüzul sürecinde anlam yelpazesinin içini kısmen ya da tamamen yenileyerek, kendisine has bir yapıya büründürerek, onu kendi düşünce ve inanç dünyasına katmıştır. Elimizdeki mevcut kaynaklar şefaat teriminin, hem terim ve hem de kavram olarak Kur'ân öncesi ve nüzul dönemi bo­yunca muhatap kitle tarafından kullanıldığını ortaya koymak­tadır. Dolayısıyla Kur'ân’ın bu terimin oluşması ve kavramlaş­ması noktasında herhangi bir özel katkısından bahsetme im­kânına sahip değiliz. Gerek döneme ait şiirler ve lügatler ve gerekse Kur'ân’ın Mekke müşriklerinin ağzından naklettiği ifadeler, terime ilişkin var olan anlayışı tanımamızı mümkün kılmaktadır. Şefaat teriminin türetildiği ş-f-'a köküne sözlükler; tek, eşi olmayan anlamındaki vitr kelimesinin zıddı olarak, çift, eşi olan, tamamlayıcı ötekisi olan anlamını vermektedirler. Vitr kelimesinin zıddı olarak kullanımı, Fecr (89) suresinin 3. âye­tinden mülhem olabilir. Çünkü ilgili âyetlerde şefave vitre ye­min edilmekte, bu iki kelime birbirinin zıddı olarak kullanıl­maktadır. Birincisine yaratılmış tüm varlık, ikincisine de yara­tıcı olarak Allah, anlamı verilmiştir. Çünkü tüm varlıklar iki çift (zevceyn) olarak y... Devamı

BÜTÜNÜYLE ŞEFAAT DÜŞÜNCESİNİN REDDEDİLMESİ

2011-08-18 14:46:00

  Siz Ey imana ermiş olanlar! Pazarlığın, dostluğun ve şefaatin geçerli olmayacağı bir gün gelmeden önce size rızk olarak bağış­ladığımız şeylerden (bizim yolumuzda) harcayın. Ve bilin ki ha­kikati inkâr edenler zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara 254) Bu âyet iman edenlere -insanların dünya­da sıkıntılı anlarında kurtulmalarını sağlayan birçok çıkış noktası arasından en önemlileri olarak bilinen- malın fidye olarak verilmesi, dostluk ilişkisi, itibar sahibi birisinin iltimas ve tezkiyesiyle ve nihayet bir gücün yardımıyla kurtulma gibi tüm kurtuluş yollarının ortadan kaldırıldığını açıklamakta­dır. Sonuç olarak öncelikle belirtelim ki, Kur'ân'ın reddettiği şefaatin geçerli olduğu iddia edilen alan, dünya hayatına dair olduğu düşünülebildiği gibi, asıl ve üzerinde durulması gere­ken ahiret hayatıdır. Çünkü bütün Kur'ânî ima ve işaretler he­men bütünüyle ahiret hayatını göstermektedirler. Söz ahiret hayatı çerçevesinde dönüp dolaşmakatdır. Kaldı ki şefaat ko­nusu tarihsel olarak Mekke müşriklerinde belirgin olmakla beraber, onlardan önce de sonra da, diğer din ve mezhep salikleri tarafından da belirli düzeylerde kabul edilen bir inanç olarak karşımıza çıkmaktadır. Kabul etmek gerekir ki, özellik­le ahirette şefaatin geçerliliğine yönelik inanç, nasıl bir Allah inancına sahip olunduğuyla doğrudan ilişkilidir. İnsan şekilci bir Allah tasavvurunun egemen olduğu hemen her yerde, yarı tanrılara, aracı kurum ve şahıslara ihtiyaç duyulmuştur. Bu türden bir inancın hâkim olduğu ortamda nazil olan Kur'ân'ın -insanlığa sunduğu ve özünü Tevhid inancının oluş­turduğu mesajlarıyla ça... Devamı

KURANDA DENGE

2011-08-18 14:35:00

  Mutlak kemal sıfatlarına sahip olan Allah'ın en özgün niteliği yaratıcı olmasıdır. Tüm alemlerin Rabbi ve ilahı olmaya yegane hak sahibi olması da, yaratma sıfatının sadece ona mahsus olmasındandır. O, Yaratıcı ve yarattıklarını yaşatıcı olarak bu faaliyetlerini icra ederken, hiç kimseye ve hiç bir şeye muh­taç değildir. Zaten herhangi bir şeyin varlık alanına çıkması için onun sadece “o şeyin olmasını” dilemesi yeterlidir. Böyle bir irade ortaya koymanın sonucu “göz açıp kapayıncaya” kadar bir sürede murat edilen şeyin olması anlamına gelmektedir. Bir ismi de Hak olan Allah'ın yapıp-ettiklerinde elbette anlamsızlık, ölçüsü­zlük, eksiklik ve uyumsuzluk söz konusu olamaz. İnsanlık tarihi boyunca beşeri tecrübe, gözlem ve müşahedeleriyle de bunu tespit ve tescil etmiştir. Uyum, eşitlik, ahenk, istikrar ve tutarlılık gibi temel niteliklerle kendisini ortaya koyan denge tasavvuru, tabii hallerini koruyan varlığın tüm katmanlarında kendisini ifade etmektedir. Buna göre bir şeyin dengesi, o şeyi kendisi kılan, temel dinamikleri açısından bozulmamış aslî yapısı doğrultusundaki tabii halidir. Varlıkta esas olan da budur. Bir şeyi kendisi kılan temel dinamikleri hem kendi içinde, hem de ötekileriyle tam bir uyum oluşturacak düzeyde yerleştiren Allah'tır. Bu bakımdan, yaratıcı ve her an gözetleyici olarak Allah, belirlediği bir plan muvacehesinde, insan ve içerisinde bulunduğu tüm varlık alemini, kendi aralarında derin bir ilişkiler ağı oluşturacak düzeyde dizayn etmiş ve fakat hiç bir zaman bu yapıyı kendi haline bırakmamıştır. Öyle ki, yeryüzünde debelenen her bir canlıdan, tüm evrene kadar yaratılmış niteliğine sahip varlıkların hem kendi içinde, hem de dışında kalan diğerleriyle yaratılışıyla bağlant... Devamı

KISSALARIN DELALET ETTİĞİ RABBİN SÜNNETLERİ

2011-08-18 14:32:00

   Daha öncede geçtiği gibi Kur'ân-ı Kerim, sosyal hadiselerde yürürlükte olan ilahi kanunların olduğunu ve hadiseler arasındaki determinizmin (sebep-sonuç alakasının) Allah tarafından takdir edildiğini bildirmektedir. Cemiyette insanların durumları, insanların cemiyet olarak karşılaşacakları hak-batıl mücadeleleri, savaşlar, zaferler, iktidar v.s. değişmez kanunlara göre cereyan eder. İşte bu kanunlar Allah'ın sünnetleridir. Toplumların dengeli ve sağlıklı bir yapı içerisinde hayatiyetlerini sürdürebilmeleri için takip etmeleri gereken Allah'ın toplumlarla alakalı bu sünnetini nasıl tespit edebiliriz? Bu kuralları belirlerken nasıl bir kritere sahip olmak gerekir? Hemen söylemek gerekir ki sosyal bilimlerin hemen bütününde olduğu gibi bu konuda da, efradını cami ağyarını manis bir usule henüz sahip değiliz. Yine de Kur'ân-ı Kerim'den bazı tespitler yapabiliriz. Lütfullah Cebeci'nin de söylediği gibi, “evvela, Allah Teala bazı ayetlerde kanunlarını açıkça göstermiştir. Allah bazen sebebi bir ayette, onun sonucunu da diğer bir ayette göstermiştir. O geçmiş milletlerin haberlerini zikrederken genellikle sünnetini zımnen göstermiştir. Onların birbirlerine benzeyen hal­lerinden ve âkıbetlerinden Cenab-ı Allah'ın cemiyetler hakkındaki ilahi kanunlarını yani sünnetlerini çıkarabiliriz. Ve keza şer'î emir ve yasaklarda gözetilen hikmetleri düşünerek bir takım sebep- sonuç alakaları bulabiliriz. Bütün bunlardan sosyolojinin kanunları diyebileceğimiz ve benzeri bütün hadiselere teşmil edebileceğimiz kaideleri ortaya koyabiliriz.” Elbette belirtilen bu esaslar çerçevesinde, çok kolay olmamakla beraber önemli sonuçlara ulaşılabilir. Fakat biz bu... Devamı

ŞİRK (Allah`ın affetmeyeceği tek şey)

2011-08-17 11:03:00

   Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah`a şirk koşarsa, elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. (NİSA 116) Rabbimiz ayette açıkça belirtmiş. Peki nedir bu şirk ? Putperestlik midir ? Ateistlik midir ? Laiklik midir? Dinsizlik midir ? İnsanı kesin cehenneme götürecek bir şey olduğuna göre onu iyi anlamamız gerekir. Şirk, Allah’tan başka şeylere uymak, kulluk etmek, ilah edinmek demektir. Peki nedir uymak, tapmak, kulluk etmek ? Sadece namaz kılmak, oruç tutmak mıdır ? Kur’an-ı Kerim’den kıyamet gününe dair bazı bölümlerle konunun temeline dair bir çıkarım yapabiliriz: «Ey Âdem oğulları! Size şeytana uymayın/tapmayın/kulluk etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır» demedim mi? «Bana uyun/tapın/kulluk edin, doğru olan yol budur. » Andolsun o, sizden birçok kuşağı saptırmıştı. Yine de aklınızı kullanmıyor muydunuz? (YASİN 60, 61, 62) Bir başka ayette intak sanatı ile “Allah dışı yolu” konuşturarak bir özelliğin açıklanması var “Şeytan yolu”: İş hükme bağlanıp bitince, şeytan der ki: «Doğrusu Allah, size gerçek olan va`di va`detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtaracak değilim, siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acıklı bir azab vardır.  (İBRAHİM 22) Evet rabbimizin kitabından açıkça anlaşılıyor Allah’a uyanlar ve şeytana uyanlar ayrımı. Şeytan=Kuran dışılık….Yok denecek kadar az sayıdaki marjinal insan... Devamı

HELSİNKİ YURTTAŞLAR DERNEĞİ (‘’hılf’ul fudul’’)

2011-08-16 10:57:00

  Soros´un imameti(!) ve Hılf´ul Fudul Fildişi kulelerden fetva verenlerin‘’hılf’ul fudul’’ dediği yapılar, biraz kurcaladığınızda; ‘’simonlaşma merkezi’’ olarak çıkabiliyor karşınıza… Hele ki, sap ile saman, elma ile armut iç içe girmişken, zihinlere inşa edilen ‘’yafta putunun’’ gölgesinden istifade ve sönsün gerçeğin ateşi diyenler…  Yıllardır elinde tuttuğu kalemden dökülenlerin hangi denize aktığını görüyoruz. Helsinki Yurttaşlar Derneği, modern bir ‘’Hılf’ul Fudul’’ imiş (!) Bu kelimeleri satırlara döken yazar Ali Bulaç’ın hatmettiği kaynakları okumuş olmasak, yutardık herhalde bunu… Adı üstünde; Hılf’ul Fudul/Erdemliler Anlaşması Soros’la bir araya gelerek kurulan bir Sivil Toplum Kuruluşu’nun, erdemliler (!)birlikteliği ile mukayese edilmesi ‘’abes’’tir. Ki bu konuda sorulan sorulara ‘’bel-altı’’ diyerek karşılık vermek, bir korkunun, gizil bir durumun alamet’i farikasıdır… İslam Peygamberi adlı eserin 52. sayfasında ve Diyanet Vakfı’nın İslam Ansiklopedisinin 18. cildinde ‘’Hılf’ul Fudul’’un ne olduğu anlatılır. İlgili kaynaklara göre bu organizasyon, mazlumun; inanç ve kimliği ile ilgilenmeksizin yanında olan bir organizasyon olarak karşımıza çıkar. Bu hususta Suheyli’de geçen verileri incelediğimizde; Hz.Hüseyin’in dahi, Velid ile sürtüşmesi akabinde, Hılf’ul Fudul’a başvuracağını ilan ettiği görülür… Öyle ki, adaletin timsali olan bu topluluk; çoğunlukla, malı gasp edilen, hakları elinden alınanların karşısında durmuştur. Ve eğer kendisini koruyabilse idi, bug&... Devamı

KUR 'ÂN 'DA TOPLUMU İFADE EDEN TERİMLER

2011-08-16 09:36:00

  Bu başlık atında burada bazı terimleri yer verip, kısaca tahlil etmemizin sebebi, toplumlarla ilgili denge unsurlarını tespit etmeye çalışırken, bu terim­leri merkeze alarak, bunların etrafında verilen geçmiş örneklerden hareketle bazı sonuçlara ulaşmak isteyişimizdir.  a) Kavim  Bir sosyal birim olarak kavim, kadın ve erkeklerden oluşan topluluğa verilen isimdir. Terim esasen erkeklerden oluşan topluluğa verilen bir isimken, Kur'ân'da her zaman bu şekilde kullanılmadığını biliyoruz. Örneğin Hucurât suresi 11. ayetinde erkeklerden oluşan topluluk için kullanılmışken, gönderilen her bir elçinin ismine nispet edilerek kendisine tabi olan toplum­dan bahsedilir ki, pek tabii elçi, hem erkeklere ve hem de kadınlara hitap etmekte ve her iki cins birlikte inananlar topluluğunu oluşturmaktadır. Kavim kelimesinin “ayağa kalkmak, düzgün durmak, kıvama ermek, dosdoğru olmak” anlamlarına gelen Kvm maddesinden geldiği düşünülürse, toplumda erkeklere, kadınlara oranla özellikle yönetici, kollayıcı ve amir olarak daha fazla sorumluluk vererek onlara Kavvâm görevi veren Kur'ân-ı Kerim'in, kavim terimini erkekler için kullanmasının arka planını anlamış oluruz. Bir bakıma erkekler, toplumu ayak­ta ve sağlıklı olarak tutan sütun durumundadırlar. Şüphesiz erkeklerin toplumun oluşmasındaki sahip oldukları bu statü, onların kadınlardan faziletli ve üstün oldukları anlamından daha çok, bütün bir canlılar alemindeki vakıadan hareketle, yaşanan gerçeğin böyle olmasından dolayıdır. Kur'ân tercümelerinde toplum olarak çevrilen kelime, Kur'ân'da hem geçmişte yaşayan medeniyetleri belirtmek için kullanılmakta ve hem de bu sözcüğün geçtiği ayetlerde, medeniyetin ç... Devamı

RAMAZAN TARTIŞMALARI

2011-08-15 17:05:00

  Ramazan ayının gelmesiyle birlikte gerek sokaklarda, kafelerde, iş yerlerinde olsun gerekse televizyonlarda, radyolarda tüm tartışmalar dini konular üzerine yoğunlaşmaya başladı. Bu tartışmaları ise, genellikle, yıllardır benimsenmiş birtakım uygulamaların aslında dinde olmadığını söyleyenlerle 21. Yüzyılın yaşam şartlarında bazı dini hükümlerin kabul edilebilir olmadığını savunanlar başlatıyor. Uzayıp giden tartışmalar içerisinde benim en çok dikkatimi çeken ise konuşan kişilerin, ki bu grubun büyük çoğunluğunu ilahiyat profesörleri oluşturuyor, kafa karışıklığı oluyor. Bir önceki cümlede Kuran’a referans vererek hadisi sorgulayan kişi, bir bakıyorsunuz Kuran’ı desteklemek için yine hadislere başvuruyor. Hadisleri, gelenekçi uygulamaları eleştiren bir kişiden duyduklarınıza sevinip “işte şimdi gerçek dini anlatacak” derken bir bakıyorsunuz modernitenin kavramları ile dini, Kuran hükümlerini de sorgulamaya kalkıyor. Bu tartışmaları dinleyen, koca koca profesörlerin bile konuyu çözemediğini, bir oraya bir buraya savrulduklarını görenler ise “biz bunu kendi başımıza asla çözemeyiz, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bulamayız” diyerek bir bilene danışmanın ötesine geçemiyorlar. Böylece, yanlışlar toplum içinde süregelmiş, gittikçe daha da çok yayılarak gücünü arttırmış oluyor. Oysa Allah Kuran’ında düşünün, akledin diyor. Dahası 40 Mümin Suresi 54. Ayette Kuran kendisini “akıl ve gönül sahipleri için bir yol gösterici, bir hatırlatıcı” olarak tanımlıyor. Aklını işletmeyenlere, ben anlayamam bir bilene sorayım diyenlere de çok ağır eleştirilerde bulunuyor Allah. Örneğin 8 Enfal Suresi 22. ayette aklını kullanmayanlar için “... Devamı

FELAK AYETLERİNE BAKIŞ

2011-08-15 13:35:00

  Dinin , gören gözlerde farklı; ihtirasları nedeni ile körleşmiş zihinlerde farklı biçimlerde tezahür edebilecek yapıdadır. Örneğin; Kuran’ın resmi sırasına göre son sıralarda yer alan bir sure olan ‘’Felak Suresi’’, Hazreti Resul’e büyü yapanlara karşı vahyedilmiş bir büyüden korunma duası haline getirilmiştir… Bu büyük yalana dayanarak, evrenselliği yok edilen ve esas mesajı saklanan surenin hedefindeki güruh, mistik büyücüler değil, Firavun büyücüleridir… Biraz daha açmaya çalışalım; Felak suresi 5(beş) ayetten oluşmaktadır. Orijinal lafzı şu şekildedir; Felak Suresi Kul eûzu bi rabbil felak(felakı). Sığındığımı ilan ederim Karanlığa galip gelen aydınlığın Rabbine(Sosyo ekonomik efendisine…) Min şerri mâ halak(halaka). Eşit yaratıldığı halde üstünlük taslayarak kötülük eden yaratıkların algısından uzağım Ve min şerri gâsikın izâ vekab(vekabe). Ve egemenleştiği zaman karanlık, karanlığın sonuçlarından uzağım Ve min şerrin neffâsâti fîl ukad(ukadi). Ve insanların içinde dert olan nedenlere hayat verenlerin tavrından uzağım   Ve min şerri hâsidin izâ hased(hasede). Ve mülke biat edip, başkalarının sahip olduklarına göz dikerek onlara ulaşmayı arzulayanların davranışlarından uzağım Nden yukarıdaki gibi bir çeviri yapıldığını izah edelim… 1. Kul eûzu bi rabbil felak Sığındığımı/bağlılığımı ilan ederim Karanlığa galip gelen aydınlığın Sosyo ekonomik efendisine…  Kuran’da geçen Rabb kelimesi, toplumun sosyo-ekonomik anlamdaki efendilerine binaen söylenmiştir. Bunu en iyi ‘’Alak Suresi’’ bünyesinde görürüz ... Devamı

HANİFLERİN SALATI

2011-08-15 13:16:00

  İslam, yani Selam anlayışı her ne kadar toplumumuza dikta edilen ‘’uydurulmuş kavramlarca’’ yozlaştırılmışsa da, gerçek kimliği itibari ile ‘’devrimcidir.’’ Çünkü bir yenilik değil, daha evvelde var olan bir hareketin zinciri olarak gösterilmektedir. (YÛNUS suresi 105. ayet)Şu da emredildi: "Yüzünü, bir hanîf olarak dine çevir. Sakın müşriklerden olma!" (NAHL suresi 120. ayet)Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlı başına bir ümmet idi; bir hanîf olarak Allah'ın önünde eğiliyordu, müşriklerden değildi. Bugün bazı odaklarca fitne ve bozgunculuk üretme amacıyla kullanılan(Medeniyetler ittifakı – Dinler arası dialog) ‘’İbrahim Resul’’ün, iddia edildiği gibi semavi dinlerin atası olmadığı, ezelden ebed’e tek tavır olan selam tavrının içinde olduğunu gösteren bu ayetler, çok ciddi anlamda önemsenmelidir. Çünkü ‘’hanif’’ kelimesini ‘’hanefilik mezhebi’’ ile karıştıranların çoğunluk olduğu toplumumuzda bu kelimeyi tanımak zaruri hale gelmiştir. Hanif, hertürlü baskı ve zorlamaya rağmen, ata ve ecdat kabullerinin oluşturduğu tehtidlere rağmen ‘’şirkin tümünden dönme’’ manasına gelmektedir. Zıttı olan kelime ‘’müşrik’’, yani şirk bataklığında olan, Allah’a inanıp ona yaklaştırıcı rabler atfeden kişi demektir. Haniflik, Allah’a yaklaşma adına aracı konumunda olan tüm ‘’putları/rableri’’ reddeden, hocaefendi hegemonyasını yıkan ve Allah’a salt biçimde doğrudan ulaşan kişidir. Bu bir dönüş işidir. Bu dönüş, bireyden topluma uzanan bir köprü olarak ele alınması gereken bir dönüş... Devamı

KANLA ALINAN ABDESTİN NAMAZI

2011-08-15 12:44:00

Başını yastığa koyduğundauyuyamayanlaradır sözüm….   Diyarbakır'da çocuklarının istediği kahvaltıyı evde yiyecek bir şey olmadığı için hazırlayamayan 4 çocuk annesi 25 yaşındaki Yüksel Demir, yokluğa daha fazla dayanamayıp evde bulunan av tüfeğiyle yaşamına son verdi. Eşinin intiharına dayanamayan işsiz 30 yaşındaki Mehmet Demir ise, girdiği bunalım sonucu evi ateşe verdi. Çiftin ortada kalan 4 çocuğuna, 7 çocuklu amcaları Salih Demir bakmaya başladı. Aylardan bu yana işsiz ve ayağından sakat olan amca Demir, "9 nüfuslu bir aileyken şimdi 13 olduk. Yengemin ölümüne mi, kendi durumuma mı üzüleyim bilemiyorum" dedi. (http://adilmedya.com/haber.php?id=15487 )  Ve Tanrı kadını yarattı!Evet o kadını…Ve o kadın, içine düştüğü buhran kuyusunda yitip giderken,Yaratımı tamamlanmamış mahluklar, sokaklarda kahkaha atarak yürüyorlardı…  Paratestan tapınaklarındanhalka seslenen bir kenzo şöyle dedi;  “Ey iman edenler, nafile kıldığınız her namaz, sevap hanenize 10 kat sevap olarak dönecektir…”  Ve gece kabusun etkisiyle fırladığım yatağımdan kalkıp; ‘’Ey mustazafların/ezilenlerin Rabbi! Kim bunlar ?” dediğimde, çok gecikmedi yanıt…  Hemen ertesi gün, bu haberle irkilen yüreğimiz; dehşet ve ibretle kelimelere döküldü…  (KASAS suresi 5. ayet) Ve biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara bağışta bulunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim.  **************  (KIYÂMET suresi 14. ayet) Gerçek şu ki insan, öz benliği üzerine yönelmiş kesikin ve derin bir bakıştır;  Olayların arka planında cereyan eden hakikatler, çoğumuzun ilgi alanına girmez. Yeryüz... Devamı

KUR'ÂN'DA DENGENİN karşıtı olan TERİMLER

2011-08-15 12:30:00

NEKEBE / HATAE /HATÂ / CENEFE FERATA / İFRAT / TEFRİT / ŞATATA ZALEME-KEFERA FESAKA-FECERA DALALE-ĞAVA ZELELE-ZÂĞE-SAĞÂ FESAD-ÎFSAD-MÜFSİD ADEVE / UDVÂN / TE'ADDÂ ATÂ / UTUVV – ASÂ / USUVV TAĞÂ / TUĞYAN / TAĞUT Devamı

KUR'ÂN'DA DENGEYİ ifade eden TERİMLER

2011-08-15 12:26:00

ADL-ADELE-ADALET KIST-KISTÂS-MUKSIT- İKTİSAT SEBÎL-SEBÎLULLÂH-SIRÂTULLÂH-SÜNEN NÛR ZEVC SULH-SALÂH-ISLAHAT KADER-TAKDİR-MİKTAR EMR-UMUR HUDÛD-HADD-HADÎD HİKMET RUŞD-REŞÂD ... Devamı

NEKEBE / HATAE /HATÂ / CENEFE

2011-08-15 12:13:00

   Nkbmaddesi, yoldan sapmak, ayrılmak, doğrudan meyletmek, yan çizmek, yüz çevirmek, rüzgarın ters yönden esmesi gibi anlamlara delalet etmektedir. Mü'minûn suresi 73. ayette Peygamber'in sırat-ı müstakime davet etmesine mukabil, 74. ayette ahirete iman etmeyenlerin, davet edildik­leri bu yoldan ısrarla saptıkları, doğru yoldan çıktıkları anlatılmaktadır. Daha önce söylediğimiz gibi sırat-ı müstakim, Allah'ın üzerinde bulun­duğu ve tüm elçilerin bizzat kendilerinin izlediği ve insanları davet ettikleri dosdoğru yoldur ve dengenin ta kendisidir. Hakkın üzerinde yürüdüğü cadde, kulları için razı olduğu dini ve yolun tam ortasıdır. Terim olarak nkb, bu dengeden yüz çevirmeyi ifade etmektedir.  HATAE/HATÂ / CENEFE  Hte, herhangi bir şeyin sınırını aşmak, onun hakkını alıp götürmek, Hatâ ise, doğru olan ölçüyü aşmak, doğrunun sınırlarına tecavüz etmek demektir. Hatanın günah olması, hayır olan şeyi terk etmek açısındandır. Râğıp el-İsfehânî ise bu kelimeyi, istikametten meyletmek olarak tarif etmektedir. Hataya sevk eden amiller şüphesiz değişebilir. Kasıtlı olarak da, yanılarak da hata işlenebilir. Hata ile oluşan fiillerin sonuçlarında, sevk edici amiller etkilidir. Bu husus bizim konu­muz dışındadır. Ancak şu kadarını belirtmek gerekir ki hatae kelimesi daha çok, kasıt anlamındaki amede kelimesinin karşılığı olarak kullanılırken, Hıt' terimi doğrudan günahı ve yanlışlığı ifade etmektedir. Terimin bizi ilgilendiren yönü, doğru, hayırlı olan şeyden yüz çevirmek, gerçeğin sınırlarını aşmak ve hatta tahrip etmek manasından hareketle, dengenin karşıtı bir eylemi bildirmiş olmasıdır. Örneğin, yoksulluk kaygısıyla çocukların öldür&... Devamı

FERATA / İFRAT / TEFRİT / ŞATATA

2011-08-15 12:12:00

   Frtharflerinden teşekkül eden kelimelerin ortak anlamı, herhangi bir şeyin kendine ait yerden uzaklaştırılması, yerinin değiştirilmesidir. İfrat, emrin tahakkukunda sınırın aşılmasıdır. Çünkü bir şeyin kendi sınırının dışına çıkması, o şeyin aslî yerinden uzaklaşması, yön değiştirmesi anlamına gelmektedir. Aynı kökten gelen tefrit ise, ihmal etmek, gevşek davranmak, terk etmek demektir. Farata ve Fârit ise, belirli bir maksatla öne geçmek, çabuk olmak, süratle davranmak, Furuî zulüm ve haksızlık demektir. Fart, ihmal ile zayi etmek, ölçüsüz konuşmak, israf etmek anlamındadır. Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli forumlarıyla sekiz yerde geçen terim, ihmal etmekten dolayı zayi etmek, terk etmek, eksik bırakmak, kusur işlemek, ileri sürülmek, acele ile öne sürülmek, aşırılık, zulüm ve haksızlık  anlamlarında kullanılmıştır. Bu kullanımların hangisi açısından ele alırsak alalım, görülecektir ki terim, bütünüyle gözetilmesi gereken dengenin bozulması, ölçülerin tahrip edilme-i sınırların ihlal edilmesi anlamına gelmektedir.   ŞATATA  Kelime Kur'ân-ı Kerim'de üç ayrı yerde kullanılmıştır. Bir yerde  nehiy, diğer iki yerde de  mastar kalıbıyla sıfat olarak geçmekte­dir. Kelimenin aslı olan şatata, iki temel manaya gelmektedir: Birincisi, hoşlanılmayan bir yerden uzaklaşmak ve uzaklaşma işinde de aşırı olmak, her şeyde sınırı aşmak demektir. İkincisi de, meyletmek, eğilmek, dengeden iki aşırı uçtan birine yönelmektir. Kelimenin, "verdiği hükümde zulmetti, nehir kenarı, uzun boyluluk, endamın düzgünlüğü, boy-bos güzelliği" gibi anlamları da bulunmaktadır. Kelimenin bu manasından hareketle, "haktan hoşlanılm... Devamı

ZALEME-KEFERA

2011-08-15 12:10:00

  Zlmkökünden gselen zulüm kelimesinin İbn Fârîs'e (395/1004) göre iki kök manası bulunmaktadır Birincisi, ışık ve nurun zıddı olarak karanlık, ikincisi de, bir şeyi kendisine ait yerden başka bir yere koymaktır. Birincisine zulmet denir, çoğulu ise zulumâîtır. İkincisi ise, zaleme fiilinden zulüm olarak kullanılır. Zulüm kelimesinin, "bir şeyi kendi yerinin dışında bir yere koymak veya, bir şeyi yerli yerine koymamak" şeklindeki tanımı, hemen tüm filologların ortak tanımıdır. Biraz daha tafsilatlı olan tarife göre zulüm, bir şeyi kendine ait olan yerin dışına koyma; gerek eksiklik, gerek fazlalık, gerekse zaman ve yer bakımından saptırmaktan ibarettir. Sözgelimi, zalemte's-sekâ- sulamayı şaşırdın, vaktinde yapmadın, zalemte'l-arda hufratehâ -kazılmaması gereken yeri kazarak arza zulmettin, yani uygun olan yeri kazmadın, demektir. Bu kelime, doğru yoldan sapmak, sınırı aşmak anlamına geldiği gibi, eksik yapmak anlamı da vardır. Dengeyi ifade eden terimler bölümünde değinildiği gibi, mutlak hakikati ifade ederken Allah, kendisinin göklerin ve yerin Nûr'u olduğunu, her bir varlığın kendisi olabilmesi için Allah'ın kendi nuruyla aydınlatarak hakiki mahiyetini ortaya koyduğu eşyanın tabiatını anlayıp ve ona uygun davranabilmek için, ilahi ışığın takip edilmesi gerektiği üzerinde durmuş, denge açısından bunun şart olduğunu söylemiştik. Çünkü bu ilahi ışıktan nasibini alamayanlar karanlıklar içinde kalmaya mahkum olacaklardır. Zulüm teriminin ana nosyonu, nurun olmaması, yokluk ve dolayısıyla karanlık olma halidir. Eşyayı hak ve müstahakları doğrultusunda tanıyıp, ona göre davranamama zulümdür ve bu zulüm, eşyaya bu hakları"veren ilahi ışıktan nasibini alamadığı için, aynı zamanda karanlığı temsil etmekted... Devamı

FESAKA-FECERA

2011-08-15 12:09:00

   Kelâm-ı Kadîm'in elli küsur yerinde geçen fsk kökünden türeyen fiiller ve fâsık terimi, anlam çerçevesi oldukça geniş olan sözcüklerden biridir. Fesaka, Kur'ân öncesi metinlerde, meyvenin filizlenmesi, kabuğundan çıkması, hayvanların, özellikle de farenin yuvasından çıkması anlamına gelir. Kur'ân, bu sözcüğün anlam çerçevesini genişleterek, insanların ve başka varlıkların, emirden ve yoldan çıkması anlamında kullanmıştır. Fsk, yarmak, aradan çıkmak, hakkın belirlediği çizgiden çıkmak demek­tir. Kullanım bakımından küfürden daha geneldir. Haktan uzaklaşmanın az veya çok, her türlüsü için kullanılır. Ancak büyük günah işleyenler için kullanılması gelenek halini almıştır. Her kafir fâsıktır, ancak her fâsık kâfir değildir. Kâfir'e fâsık denilmesinin sebebi, aklın ve fıtrat-ı selîmenin insan için gerekli kıldığı gerçekleri ihlal etmesindendir. Fâsık, imanın mukabilidir. Zulümden daha özeldir. Fısk'ın kişinin Allah'a ve Peygambere karşı kafirce eylemlerde bulunmasından doğan bir durum olduğunu da söylemek mümkün gözükmektedir. Terim olarak fusûk, Allah'ın emrini terk eyle­mek, isyan edip, hak yoldan çıkmak, zina veya edepsizlik yapmak, itaatsiz­likte bulunmak demektir. Fecr, bir şeyin geniş bir şekilde yarılması, açılmasıdır. Fâcir, Allah'ın emanet olarak verdiği takva elbisesini yırtıp, diyanet örtüsünü yırtarak dışına çıkan kişiye veya haktan batıla meyleden her şeye denir. Fecir vaktine bu ismin verilmesi, geceyi yararak aydınlığın çıkmasından dolayıdır. Ayrıca kelime, kerem, cömertlik anlamına da gelmektedir. Dini... Devamı

DALALE-ĞAVA

2011-08-15 12:08:00

   Dalâl, şaşkınlık ve doğru olan yoldan sapmak, yolunu şaşırmak, kay­bolmak, azmak demektir. Doğru yoldan yüz çeviren ve terk eden herkes için dâll denir. Dalâl ve dalâlet aynı anlama gelmektedir. Yolu bulamamak, kaybetmek de aynı kelime ile ifade edilir. İbnu'l- Cevzî, terimin Kur'ân-ı Kerim'de on ayrı kullanılışına yer vermektedir, ancak bunların hepsi, "kay­betmek, sapıtmak ve saptırmak, şaşırmak, yanılmak, hüsrana düşmek, gerçek­ten uzaklaşmak anlamlarında odaklaşmaktadır.  Asım Efendi  dalâl kelimesini,    yol    azgınlığı,    yolsuzluk ve gümrahlık ifadeleri ile karşılamaktadır. Terim olarak dalâl, az veya çok, kasten veya sehven doğru olan yoldan yüz çevirmek, hedefe ulaştıracak yolu kaybetmek veya hedefe ulaştırma niteliği olmayan bir yola yönelmek şeklinde tanımlanmıştır. Dalâl kelimesinin karşıtı hüda, dalâletin karşıtı ise hidâyettir. Gavâ, sapmak, azmak, saptırmak, gerektiği yerde bulunmamak, kaybol­mak, uzaklaşmak, gizli kalmak, ilgili konuda bilgisizlik, batıla dalma, azgın ve gümrah olmak anlamlarında kullanılmaktadır. Karşıtı, raşede'dır. Dalle ve ğave kelimeleri anlam bakımından birbirlerine çok yakın olduğu için, bir çok müfessir bu kelimenin arasında fark gözetmezler. Biraz dikkat edenler ise, dalâl hüda'nın karşıtı, ğayy ise rüşd'ün zıddıdır derler. Bu konuda bir itiraz ileri süren Fahreddin Râzî şu açıklamayı yapmaktadır: "Kullanım bakımından dalâl daha geniş ve genel bir alana sahiptir. Mesela dalle baîri- devem kayboldu diyebilirsiniz, ancak ğavâ baîri diyemezsiniz. Dalâl'dan maksat; yolcunun maksadına- hedefine ulaşabileceği herhangi bir yol bulamamasıd... Devamı

ZELELE-ZÂĞE-SAĞÂ

2011-08-15 12:07:00

  Zil, Zyğ ve Sğv harflerinden oluşan her üç kelime, kaymak, sürçmek, meyletmek anlamlarında odaklaşmaktadırlar. Zelele kelimesi, bu kökle Kur'ân-ı Kerim'de dört ayrı yerde geçmektedir  ve ayak kaydırmak, tökezletmek anlamında, bir yerde  zeleka kelimesiyle aynı anlamda kullanılır. Ancak zelele daha çok şeytanın Adem'in ve eşinin ayağını kaydırdığı pasajlar içinde geçerken, bu durum, Araf suresi 22. ayetinde dellâ fiiliyle, sarkıtmak, aşağı salmak ifadesiyle kullanılmıştır. Asıl anlamıyla zelel; tutunulacak bir kulpu olmadığından her hangi bir şeye tutunmayan kişinin ayağının kayması veya sabit-i kadem olması gereken yerde ayakların hareketlenmesidir. Dikkat edilirse bu tarifte, şeytan veya bir başkasının kişinin ayağını kaydırmasının sebebi olarak, o kişinin her hangi bir dayanağa sahip olmaması veya tutunduğu şeyin gerçek anlamda tutamak niteliğine sahip olmayan bir niteliğine bağlanmaktadır. Özellikle, Bakara suresi 209. ayetinde şeytanın adımlarını izlemekten sakındıran ayetin hemen sonunda "ve eğer hakikatin bütün delilleri size geldikten sonra tökezlerseniz, bilin ki, Allah kudret ve hikmet sahibidir" şeklinde gelen ifadeden, tökezle­memek için, dayanak ve tutamak olarak ilim(KURAN) gösterilmiştir. İlim üzere devam ederseniz tökezlemezsiniz ihsasında bulunulmuştur. Şeytanın etki ve yetk­isi bölümünde de geleceği üzere, şeytanın veya bir başkasının kişinin ayağını kaydırması ve böylece denge olan istikametten saptırması, her hususta olduğu gibi, yapılan bazı şeylerden dolayıdır  ve bu Allah'ın insanlık tarihi boyunca onun hayatıyla ilgili izlediği yoludur. Zira hayatta boşluk yoktur. Her hareketin ister iyi, isterse kötü olsun, mutlaka bir anlam ve değeri vardır. Hiç bir şey abes değildir. Aynı kökten gelen zelle, hata a... Devamı

FESAD-ÎFSAD-MÜFSİD

2011-08-15 12:06:00

  Salâh kelimesinin zıddıolan fesad, son derece geniş bir alanda geçerliliğini sürdürebilecek niteliğe sahip fiil ve düşünceleri ifade eden bir terimdir. İnsanın kendi bedeninden ruhuna, kullandığı eşyadan yeryüzüne ve tüm toplum düzeninde, dengenin sarsılması ve ondan çıkış fesad terimiyle ifade edilebilir. Ragıb'ın ifadesiyle fesad, "az veya çok olsun herhangi bir şeyin itidalden çıkmasıdır." Benzer bir tanıma yer veren Asım Efendi, "bir şeyin azıp, tebah olması, itidal çizgisinden çıkmasından ibaret"  olarak tarif etmiştir. Bir şeyin tabii dengesinin bozulması da fesad terimiyle karşılandığı gibi, hikmetin gerekli kıldığı ölçünün tahrip edilmesi, değiştirilmesi olarak da tanımlanmıştır. Sahih bir maksada dayanmaksızın, bir şeyin olumlu çizgisinin dışına çıkarılması olarak algılanınca, Allah'ın fiillerinde elbette fesat görülmez. Fesat gibi gözüken şeyler, insanın bakış açısından kaynaklan­maktadır. Yoksa, Allah'ın genel planı içerisinde fesat söz konusu olamaz. Fesad kelimesi lügatte, "kokmak, bozulmak, batıl ve hükümsüz olmak, doğru ve uygun hareketi terk etmek, işlerin alt-üst olması, mahvolma, bozul­ma, zulüm" anlamlarına gelmektedir ancak bu kelime, zulüm kelimesinden daha geneldir. Çünkü zulümde bir başkasının hakkını eksiltmek söz konusu iken fesad, böyle olmakla beraber, gereksiz ve bozguncu eklemeleri de ifade etmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de fesadın, yer yüzünde sulh ve salahın mukabili olarak daha çok bozguncular tarafından çıkarıldığına işaret edilirken, mey­dana gelen fesat ile, küfür, isyan ve nifakın yaygınlaşacağı ifade edilmektedir. Bütün bunların da doğrudan veya dolaylı bir şekilde, periy... Devamı

ADEVE / UDVÂN / TE'ADDÂ

2011-08-15 12:05:00

  Adv harflerinden türetilen isim ve fiillerin bütününde ortak olan anlam, "geri durulması gerekirken bir şey hakkında ileri gitmek, sınırını aşmak, sınır ihlalinde bulunmaktır"  'Ady, diğer insanlara karşı zulüm ve düşmanlık yoluyla taşkınlık yapan, İ'tida ise, her şeyde sınırı aşmak demektir. Kelime özellikle zulüm ve isyanda aşırı gitmek anlamında kullanılır olmuştur. Hakkın sınırlarını aşmak, kişinin, normal sınırlarının ötesine geçmek, böylece de, birisine karşı saldırganlık ve haksızlık etmek demektir. Bir bakıma i'tidâ, evlere kapılarından değil de, arka duvarlarından girmektir. Denge, her şeye meşru sınırları çerçevesinden yaklaşmaktır. Evlere kapılarından girmek, en tabii olan bir durumdur. Evlere girişin istikameti, herkesin bildiği ve tabii karşıladığı kapıdan girmektir. Bu yaklaşım, o işin istikametidir. Allah'ın koyduğu sınırlar, tüm davranışların meşru zeminleridir. Çünkü bu sınırlar tabiidir, insan fıtratına uygun, her türlü eksiklikten beridir. Bundan dolayı kabulü de, uygulaması da kolaydır. İnsan fıtrî olarak Allah'ın sınırlarına yabancılık çekmez. Onun için tevhit asıl, isyan ve şirk arızî bir durumdur. Bundan dolayı kökü Ady olan kelimenin, iftial kalıbından i'tida şeklinde getirilmiş olması, tekellüf manasına işaret etmek içindir. Yani, "Allah'ın sınırlarını aşmaya kendinizi zorlamayınız" demektir. Bu sınırları aşmanın doğuracağı sonuç ise, zalim olmaktır.   Kur'ân-ı Kerim'de i'tida daha çok helal-haram gibi Allah'ın koyduğu hukuki sınırların ihlali anlamında kullanıldığı müşahede edilmektedir. İsrail oğullarının peygamberlerini öldürmeleri, savaşta sınır ihlali, haksız yere savaşı başlatmak, gayr-i meşru-talak yap­mak,  kadınlara zulmetmek i&cced... Devamı