ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK

2013-07-23 14:09:00

Hindistan’da yabani bir fil yavrusu kalın bir zincirle kalın bir ağaca bağlanır. Fil kaçmaya çalışır fakat kaçamaz. Zamanla kaçma denemelerinden vazgeçer.Çünkü esareti öğrenmiş o ağaçtan hiçbir zaman kurtulamayacağına kanaat getirmiştir.Ayağındaki zinciri ağaçtan sökerler ve bir odun parçasına bağlarlar.Yavru fil her yürüyüşünde odunun peşinden geldiğini görünce hala o ağaca bağlı olduğunu ve hiçbir zaman o ağaçtan kurtulamayacağını düşünerek kaçma girişiminde bulunmaz.Başlangıçta yavru fil, kaçabileceğine inancı vardı ama imkanı yoktu.İkinci aşamada imkanı var ama inancını kaybetti.Bu ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİKTİR… *** Bir köpekbalığı aç halde bir akvaryuma konur. Her yere yüzebilmekte avlayabileceği bir şeyler aramaktadır. Daha sonra akvaryuma küçük bir balık konur. Köpekbalığı onu yemek için harekete geçer. Çünkü açtır ( motivasyon ) küçük balığı yiyebileceğine inanıyor ( özgüven ) küçük balığı yemenin kendi elinde olduğunu biliyor ( kontrol ).Bir hamle yapınca kafasını sert bir cisme çarpıyor.Çünkü küçük balıkla köpekbalığının arasında cam bir bölme mevcuttur.Fakat köpekbalığı bunu kafasını çarpınca anlayabilmektedir.Her hamlede aynı şey yaşanmaktadır.Tanımlayamadığı bişey hedefine ulaşmasına engel olmaktadır.48 saat sonra küçükbalığı yemekten vazgeçer.” Büyükbalık küçükbalığı yer ” kuralı işlememektedir.Cam bölme aradan kaldırılır.Köpekbalığı aç engelde yoktur.Fakat küçükbalığı yemek için hiçbir hamle yapmaz.Üstelikte açlıktan ölmek üzeredir.Bu du... Devamı

SORGULANMAYAN KABULLER

2013-07-23 14:04:00

...Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler. Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar. Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler. Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler. Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret edemezler. Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı ‘hayat dersi’ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır ama kaçamazlar. Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel (burada 30cm’den fazla zıplanamaz inancı) varlığını sürdürmektedir. Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir. Bu pirelerin yaşadıklarına ‘cam tavan sendromu’ denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır. Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir. Kıssadan Felsefe : Kendini geliştir Bir şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir Şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızd... Devamı

MANTIK

2013-07-23 14:02:00

  Öğrenciler o yılın ders programında yeni bir ders olduğunu farkederler. Dersin adı Mantıktır ve derse yaşlıca bir profesör girecektir. Nihayet, ilk mantık dersi başlar.  Çocuklardan biri söz hakkı isteyerek: -Sayın profesör, mantık bize ne öğretir? Lütfen her şeyden önce bunu anlatır mısınız ? ricasında bulunur. Profesör, kendisine merak ve şüpheyle bakan talebelerine:  -mantık dersinin insanların düşüncesine yaptığı etkiyi açıklamak biraz güçtür. Onun için bunu sizlere bir örnekle açıklamak istiyorum- der. -Farzedin ki, maden ocağından iki insan çıkıyor: Birisinin üzeri tertemiz, diğerininki ise kömür karası içinde... Bunlardan hangisinin yıkanması lâzımdır?- Öğrenciler, hiç tereddüt etmeden: -Elbette, kirlisi!- diye cevap verirler. Profesör, tebessüm ederek: -İşte evlatlarım- der, -mantık bu soruya cevap vermeden önce şunu sorar: Nasıl olur da bir maden ocağından çıkan iki kişiden birinin üzeri tertemiz iken diğerininki kirli olabiliyor?... Devamı

Eğer alırsam oyun biter

2013-07-23 14:00:00

İş adamı tıraş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir. Derken, kapının önünden ağır ağır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler. Berber, iş adamının kulağına fısıldar; 'Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak; dikkat et şimdi...' Berber çocuğa seslenir: 'Ali, buraya gel!' Bunun üzerine çocuk sakince dükkâna girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar. Berber işadamının kulağına sessizce, 'bak şimdi' diye fısıldar ve bir elinde 5 liralık, diğer elinde 50 liralık bir banknot olduğu halde çocuğa sorar: 'Hangisini istiyorsan alabilirsin? ' Çocuk dalgın dalgın bir 5 liraya bir de 20 liraya bakar ve sonunda 5 liralık banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır.Berber işadamına döner ve gülerek: 'Gördün mü? Sana söylemiştim.' der. Tıraş bitince işadamı sokağa çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Ali'yi görür. Yanına giderek, neden 20 liralık değil de, 5 liralık banknotu aldığını sorar. Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir: 'Eğer 20 liralığı alırsam oyun biter!' Dale Carnegie diyor ki, “Tanrı'nın bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra verdiğine inanırken... Biz kim oluyoruz da insanları birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak, birkaç dedikodu dinlemekle yargılama hakkına sahip olabiliyoruz!”... Devamı

Karar vermek için acele etmeyin

2013-07-23 13:54:00

Efendim köyde bir yaşlı adam varmış. Çok fakir. Ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.  "Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan dostunu satar mı?" dermiş hep.  Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış.  "Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler.  İhtiyar "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."  Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.  Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.  Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.  "Babalık" demişler. "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var."  "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yür&uum... Devamı

Peki, biz o PİSLİKLERİ niye yedik !

2013-07-23 13:52:00

Bir çiftlik sahibi kahyasıyla birlikte kasabaya inmeye karar vermiş. At arabasını hazırladıktan sonra yola koyulmuşlar. Yolculuk sırasında kahyasıyla eğlenmek isteyen çiftlik sahibi “Kahya, bu ara*bayı sana satayım” demiş. Kahya “Ağam, bende bu ara*bayı alacak para ne gezer!” dediğinde, çiftlik sahibi ara*bayı toprak yoldaki bir inek pisliğinin yanında durdurup “Bunları yersen bu araba, atıyla birlikte senin” demiş. Kahya arabadan inerek önce yerdeki inek tezeğine, sonra arabaya bakmış. At arabası gerçekten o zamanın güzel ve değerli arabalarından biriymiş. Atın ve arabanın güzelliğine daha fazla dayanamayan kahya, yere'çömeşerek inek pis*liğini sonuna kadar yemiş.” “Atı ve arabayı kahyaya veren çiftlik sahibi, kasaba*dan dönerken pişmanlık duyarak “Ya kahya!. Ben yanlış bir iş yaptım. Sen bana bu arabayı geri sat” demiş. Yediği pislikten içi dışına çıkan ve hala midesi bulanmakta olan kahya, arabayı bir başka inek pisliğinin yanında durdura*rak “Ancak aldığım fiyata satarım. Arabayı geri almak isti*yorsan, işte bedeli orada duruyor” demiş. Çiftlik sahibi de önce yerdeki pisliğe ve daha sonra uzun uzun arabasına baktıktan sonra, yere çömelerek inek pisliğini yemeye baş*lamış.” Çiftliğe döndükleri zaman, kahya önce at arabasına ve daha sonra çiftlik sahibine bakarak “Ya ağam!. Biz çiftlikten ayrılırken senin bir araban vardı ve benim hiçbir şeyim yoktu. Şimdi çiftliğe geri döndük. Senin yine sadece bir araban var ve benim yine hiçbir şeyim” dedik*ten sonra düşünceli gözlerle “Peki, biz o HAYVAN PİSLŞKLERİNİ niye yedik” demiş. “İnsanların büyük çoğunluğu da benzer durumlarda aynı sözü söyleyecekler. Dünyadan a... Devamı

Öküzlük böyle bir şeydir.

2013-07-23 13:47:00

  Ormanın birinde... Aslanlar toplanmış. "Yahu" demişler, "Hesapta kralız, açlıktan öleceğiz birader.... Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük... Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor, ee balık yakalayacak halimiz de yok... N'aapsak?" Bir tanesi "En iyisi, ÖKÜZLERE SALDIRALIM" demiş, "iri yarı görünüyorlar ama ne pençeleri var, ne dişleri diş... Tam dişimize göre!" Olur mu? Olur. Hücum! Ama evdeki hesap çarşıya uymamış; Öküz, öyle yabana atılacak hayvan değilmiş meğer... Organize oluyorlar, topluca savunma yapıyorlar, püskürtüyorlarmış. Aslanlar aç bilaç. N'aapsak, n'aapsak? "Tilkiye danışalım" demişler. Tilki "kolay" demiş, "beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi yapın, işinizi halledeyim..." Kabul etmişler. Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş, "saygıdeğer öküzler" demiş, "aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar... Ama Şu aranızdaki SARI ÖKÜZ var ya, sarı öküz, İŞTE SORUN O... Görünce tahrik oluyorlar, canları çekiyor, VERİN ŞU SARI ÖKÜZÜ, KURTULUN KARDEŞİM, HUZUR İÇİNDE YAŞAYIN!" Öküz heyeti düşünmüş taşınmış, "BANA DOKUNMAYAN YILAN BİN YAŞASIN" mantığıyla, verivermişler sarı öküzü... Aslanlar da afiyetle yemiş. Bir gün, iki gün.... Tilki gene gelmiş. "Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz" demiş ve eklemiş: "Ama şu BENEKLİ ÖKÜZ var ya, benekli öküz, ... Devamı

Bu ev senin

2013-07-23 13:43:00

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. işveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işimden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki. Müteahhit iyi isçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve ise girişti, ne var ki gönlünün yaptığı iste olmadığını görmek pek kolaydı. Bastan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!..işini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. "Bu ev senin" dedi, "sana benden hediye". Marangoz soka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar miydi! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap tasarımıdır" demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun. Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Büyük planda hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin. Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep kal... Devamı

Dalkavuk

2013-07-23 13:34:00

Öyküyü bilirsiniz belki, geçmiş dönemde çok zengin bir adamın dalkavuğu varmış, ne söylerse “isabet buyurdunuz efendim” diyerek kavuk sallarmış.  Bir gün efendinin aklına esmiş, patlıcanın yararlarını sayacağı tutmuş,  -Bu patlıcan da, demiş, ne kadar lezzetlidir.  Dalkavuk hemen yapıştırmış:  -İsabet buyurdunuz efendim, gerçekten lezizdir.  Efendi sürdürmüş:  -Çok da çeşitli yemeği olur, hiçbir sebze onun gibi değildir.  -Evet efendim, yine isabet buyurdunuz, gerçekten hiçbir sebzede bu kadar çeşit yoktur.  Efendinin canı sıkılmış, biraz da tersini söylemek istemiş:  -Ama o kadar da değil canım, biraz da yavandır hani...  Dalkavuk hemen onaylamış:  -İsabet buyurdunuz efendim, gerçekten de yavandır.  Efendinin tepesi atmış:  -Evet ama hani demin iyidir diye övüyordun?  Dalkavuk sırıtarak yanıtlamış:  -Ne yapayım efendimiz, ben patlıcanın değil sizin dalkavuğunuzum.... Devamı

Başka neleri kaçırıyoruz acaba ?

2013-07-23 13:31:00

  Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.  Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.  Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.  En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar. Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir.  Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz. Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılm... Devamı

YAPTIM, SENİ YARATTIM !

2013-07-23 13:28:00

ÇELİMSİZ küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş yiyecek,para veya işe yarar herhangi birşey için dileniyordu. Üzerindeki yırtık pırtık giysiler giysiden çok paçavraya benziyordu...Yüzü gözü ise kir içindeydi. Küçük kız çocuğu gerçekten perişan bir haldeydi. Kız dilenirken sokaktan,genç sağlıklı zengin görünümlü bir adam geçti,kızı farketmişti ama belli etmemek için dönüp bir daha bakmadı. Geniş ve lüks evine, konfor içinde yaşayan ailesinin yanına geldiğinde çok güzel hazırlanmış bir akşam sofrası onu bekliyordu.Fakat az sonra gördüğü o dilenci kız aklına takıldı yeniden,duyguları birşeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu tercih etti ve itirazlarını Allah'a yöneltti.Böyle durumların var olmasına izin veren O değilmiydi? "Böyle bir şeyin olmasına nasıl müsaade ediyorsun? Neden o küçük kıza yardım için birşeyler yapmıyorsun?" diye yakınmaya başladı. Biraz sonra ruhunun derinliklerşinden gelen şu sesi işitti: "YAPTIM.SENİ YARATTIM!" Devamı

Cami İmamına DİN DERSİ

2013-07-23 13:15:00

Cami imamı Abdullah hoca , bir iş için resmi dairelerden birine gider.  Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet- cafenin yolunu tutmak zorunda kalır.  Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim 'fesubhânallah' lar,estagfirullah'lar çektirir hoca efendiye, hem de peşpeşe:  CEN.NET CAFE  Cafe işleten delikanlıya:  - Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?  - Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.  Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.  Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır.  Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur.  Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler  nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de  buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir 'fesubhanallah'  Bir 'fesubhânallah' daha çeker ve:  - Ähir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine.  Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur.  En azından bu da bir hürmet ifadesidir. 'Aferin' derken içinden, hayıflanır, istemeden:  - Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.  Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:  - Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?  - Buyurun amca, ne soracaktınız?&nbs... Devamı

Hislerini Genişlet

2013-07-23 13:11:00

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak,yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. "Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi. Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu: "Tadı nasıl?" "Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak. "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam. " Hayır" diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi: "Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."... Devamı

SU GETİRİN !

2011-09-21 09:00:00

  "kuranı yaşamak dileği ile.."   *** Kralın biri, huzurunda el pençe divan duran saray erkanından bir bardak su istemiş. Saray erkanın içinde askerler, şairler, dalkavuklar, medyumlar, kahinler, din adamları vs. hepsi varmış. Geniş bir halka oluşturulmuş halde ayakta dinliyorlarmış? Kral su isteyince sırasıyla: Şair: ?-Yüce efendimiz ve haşmetli kralımızın emrindeki şu zarafete bakın. Böyle bir mısra dünya tarihinde daha söylenmedi: ?Su getirin, su getirin, su getirin?? Dalkavuk: ?-Efendim sizin sözünüzün üstüne söz söylenmedi şu alemde: ?Su getirin, su getirin, su getirin?? Din adamı: ?-Her kim bunu günde 100 kez söylerse cennet köşkleri onu bekliyor, aşk ile bir daha: ?Su getirin, su getirin, su getirin?? Medyum: ?-Kralımız bu sözüyle gelecek yılın bolluk ve bereket ile geçeceğini haber veriyor, şevk ile bir daha: ?Su getirin, su getirin, su getirin?? Kahin: ?-Bana bir su getirin ? cümlesinin ebced hesabı ile değeri 2050?dir. Kralımız bu yılda kıyametin kopacağını haber veriyor. O yıla dikkat edin ve bu cümleyi sakın unutmayın: ?Su getirin, su getirin, su getirin?? Velhasıl bir bardak suyu getiren olmamış ama her yan ?Su getirin?? sesleriyle inlemiş?Bir ?su edebiyatı?dır almış başını yürümüş?Dilden dile dolaşmış, hafızlar ezberlemiş, en güzel hatlarla yazılıp duvarlara asılmış? Hikayedeki ?Kral? ile Allah?ı, ?Su getirin? emri ile Kuran ayetlerini, diğer şair, din adamı, dalkavuk, medyum, kahin vs. ise bizleri anlatıyor. Bir dinin hayattan çekilişi de işte böyle oluyor. Okunarak, ezberlenerek, yazılarak, her yere asılarak, büyük saygı duyularak, çok satarak, çok konuşularak, çok dağıtılarak, salonlar dolusu dinlenerek ve fakat asla gereği yapılmayarak bir hayattan çekiliş? Her yerde ?Su getirin.. ? ses... Devamı