KUR’AN’DA ‘DİN ADAMI’ ELEŞTİRİLERİ

2011-09-21 09:01:00

 

Kur’an’da “Ruhbân”, “Ahbâr”, “Hâmân” “Rabbâniyyûn” diye anılan ve şiddetli eleştiriler yöneltildiğini gördüğümüz “din adamı” karakterleri var.

Acaba bunlar hangi sebeple eleştiriliyorlar, hiç düşündünüz mü?

Hiç, bir “din kitabı” kalkıp da “din adamlarını” eleştirir mi?

Bu, kendi ayağına kurşun sıkmak olmuyor mu?

Aşağıda Kur’an’da bizzat Ruhbân, Ahbâr, Hâmân ve Rabbâniyyûn adının geçtiği ayetleri okuyacaksınız. Özellikle bu isimlerin geçtiği yerleri çıkardım. İsmi (ünvanı) verilmeksizin geçen yerler de var fakat onları atladım.

Bakın, neden dolayı eleştiriliyorlar.

Ama önce bu isimler ne demek ve bugün için kimlere tekabül ediyor ona bakalım.

***

RUHBÂN: Sözlükte “korkmak, ürpermek” kökünden gelir.  Korkutmak, tedhiş uyandırmak, yıldırmak, ürpermek, dehşet saçmak (irhâb), korkutmak, yıldırmak (terhîb), terörist (irhâbî), terörizm (irhâbiyye), Allah’tan korkan, ürperen, keşiş (râhib), korku, heybet (rehbe), fobi (ruhâb) kelimeleri bu kökten gelir…

Rehbâniyye ruhbana ait iş anlamında, Ruhbân da çoğulu olup rahipler, keşişler demektir. Ruhbanlık ile kastedilen ise, böylesi kişilerin “Tanrı korkusundan”dağlara çekilmeleri, kendilerini bütünüyle ibadete (nusuk) vermeleri, üzerlerine vacip olan nusuklara ek olarak yalnız yaşamak, sert elbiseler giymek, kadınlardan uzak durmak, mağaralarda ve kuytu köşelerde kendilerini ibadete vermek gibi ileri derecede meşakkatli bir hayat tarzına katlanmalarıydı…

Ruhbân, buradan kaynaklanan bir tanrısallığa ulaştığını düşünür. Artık Tanrı’nın yeryüzündeki dostu, evliyası, oğlu, gölgesi, vekili kendisi olmuştur. Bu nedenle tanrı hakkında konuşma hakkına sahiptir. Demek ki Ruhbân, görünmez bir güç adına iç dünyalarınıza hükmeden eden bir “ruh işgalcisi” olmaktadır. Sizin mana ve ruh dünyanızı işgal etmekte ve sizi size bırakmayarak Tanrı adına yönetmektedir…

AHBÂR: Sözlükte mastarı “mürekkep” demektir. Mürekkep (hibr), hokka, divid, mürekkep şişesi (mihbera), piskopos/yahudi hahamı (ahbâr) kelimeleri bu kökten gelir… Şu halde Ahbâr Allah, kitap, din mevzularında hokka, divid ve mürekkep kullanarak yazılar yazan kişi demek oluyor. Zamanla bunlara din alimi veya ahbârdenmiş.

Demek ki Ruhbân ve Ahbâr kendilerine “din adamı” denilen kişi veya kişiler oluyor. Bunlar toplumdan ayrı kıyafetleri, çoğu kez de özel statüleri ile ayrılırlar. Din onlar için bir meslektir. Başka bir işle uğraşmazlar. Bugün için hoca, hâce, pîr, molla, şehy,  seyyid, baba, dede, haham, papaz, keşiş vb. şekilde değişik kültürlerde anılanlar bu sınıfa girer…

Ahbâr’ın farkı daha çok yazı ve kitaplarıyla öne çıkmasıdır. Bugün için Allah, kitap, peygamber, din hakkında yazılar yazan kalem erbabı yani “yazarlar” bu guruba girer. Ruhbân daha çok insanların ruh dünyalarına hükmederken, Ahbâr zihin dünyalarına hükmeder. Uğraştıkları işin kendilerine tanrısallık kattığı vehmi içindedirler. Bu tanrısallığın kendilerine ayrıcalıklı bir konum ve statü getirmesinin doğal olduğunu düşünürler. Böylece kendilerini ‘normal insanlar’la eşit görmezler. Din sınıfının zihinsel kökeni buraya dayanmaktadır…

HÂMÂN: Eski Mısır’da din adamları sınıfının ünvanı olarak kullanılırdı. Amon-Ra’nın hizmetkârı anlamında Hâ-Amon’un Arapçalaşmış halidir. Fi-Ra-vun da “Ra’nın oğlu” veya “Ra’nın bedenlenmiş hali” (Yürüyen Ra!) anlamında eski Mısır krallarının ünvanı idi. Kur’an’da sık sık Firavun-Haman ikilisi birlikte zikredilir. Mısır geleneğinde“Amon tapınağının rahipleri” olarak anılırlar. Mısır havzasında Hz. Yusuf ve Hz. Musa dahil, ismi anılan ve anılmayan tüm peygamberlerin, Amon tapınağının rahipleri (Ha-Amon) ile şiddetli bir mücadele içinde olduklarını ve her defasında onlar tarafından öldürülmek istendiklerini görüyoruz…

RABBÂNİYYÛN: Kendilerine Rabb’e adamış olanlar, ‘Rabbciler’ manasındadır. Rabb’in kitabını korumak, Kitab’ın şahitliğin yapmak ve onunla hüküm vermek gibi görevleri olduğu belirtilir. (Maide; 44). Bugün için şekil ve statü olarak “din adamı”görüntüsünde olmasa da “İslam davası”,  “Kur’an hizmeti”, “Kur’an şakirdi”, “Kur’an’a çağrı”, “himmet, hizmet, şahitlik, davet, İslami mücadele” vs. adı altında Allah, Kitap, din davası güden tüm kişi ve gurupları ifade eder…

Şimdi…

Bakın, bunlar  Kur’an’da neden dolayı eleştiriliyorlar.

***

İlk ayet din adamlığının toplumdaki rolünü ortaya koyuyor:

1- “Firavun ise şöyle dedi: “Ben, sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum. Ey Hâmân! Bana tuğlalardan bir kule yap. Belki Musa’nın tanrısına çıkarım. Bu (Musa)  kesinlikle  yalancının biri.” (Kasas; 38).

Görüldüğü gibi Firavun Hâmân’a “Bana pişmiş çamurdan (tuğladan) yüksek bir kule yap” diyor. Böylece güya Musa’nın tanrısını görebilecek.  Burada Hâmân (din adamı) tipolojisinin bir Firavun düzenindeki rolünü de görmüş oluyoruz. Firavun, yüksek bir kule yaparak göğe çıkmaya kalkacak kadar aptal değildi tabi. Buradaki ifade sembolik bir alaydı. Hâmân’dan Musa’yı alt etmeye yarayacak bir yol yöntem (esbâb) bulmasını istiyor. “Musa’nın Tanrısı’nın gücünü bana ver.” demek istiyor. Hâmân bunu nasıl yapacaktır? Dinin afyon yüzü ile! (bkz. “Dinin afyon yüzü’ başlıklı makale)…

***

İkinci ayet rahipliğin ortaya çıkışı ve kökenini deşifre ediyor:

2- “Rahipliğe gelince, onu onlar uydurdular. Biz onlara böyle bir şey emretmedik. Allah’ın rızasını aramak amacıyla böyle yaptılar, fakat gereğini de yerine getirmediler. Biz de içlerinden iman etmiş olanlara mükâfatlarını verdik, ama çoğu yoldan çıkmıştı.” (Hadid; 27).

Hz. Peygamber’den gelen bazı rivayetler bu konuda oldukça açıklayıcıdır. İbn Abbas’tan gelen bir rivayette “Fetret döneminde krallar Tevrat ve İncili değiştirmişlerdi. Derken bir gurup insan gezginci bir hayata başlamış ve rahatsız edici yünlü elbiseler giymeye başlamışlardı.”  denir… Yine İbn Mes’ud’dan başka  bir rivayette de Hz. Peygamber’in kendisine şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ey İbn Mes’ud, sen İsrailoğullarının yetmiş fırkaya ayrıldıklarını, üç fırkası hariç hepsinin ateşte olduğunu, bu üç fırkanın ise 1- İsa’ya iman eden, ona yardım için ölesiye Allah’ın düşmanlarıyla çarpışan fırka 2-  Savaşmaya takatları olmayınca marufu emredip münkerden sakındıran fırka 3- Bu iki işe de gücü yetmediği için kalın yün abalar giyen, ıssız yerlere ve çöllere çekilen fırka olduğunu ve bunun “Ona tabi olanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk” ayetinde ifade edildiğini biliyor muydun.” (Razi).

Görüldüğü ayette  Ruhbanlığın uydurulduğu, Allah’ın rızasını aramak için böyle bir iş yaptıkları ve fakat gereğinin de yapmayarak yoldan çıktıklarını söyleniyor.

Rivayette ise fetret döneminde Tevrat’ı ve İncil’i “kralların” tahrif ettiği bildiriliyor.

Bu ne demek?

“Ölesiye çarpışan/marufu emredip münkeri nehyeden/ıssız yerlere ve çöllere çekilenler” dışında, krallar saraya yanaşan Ruhbanlara, “yüksek kule” yapmalarını istiyorlar. Böylece kralların emriyle Kitap Ruhbanlar eliyle tahrif edilmiş oluyor. Tahrifin illa lafzen olması gerekmez. Krala itaatin, Tanrı’nın emri olduğunu söyleyen ruhban tahrifatın anasını yapmış, en “yüksek kuleyi” dikmiş demektir.

Bu noktada ruhbanlık Bizans “krallarının” halkı gütmek için kendilerine din adamları sınıfı icat etmeleri ve bunu imparatorluğun resmi dini haline getirerek dayatmaları anlamına geliyor. Keza ondan önce de Pers “kralları” Musa’nın mirası içinden “hahamlar” üreterek, onlarla işbirliği yaparak bir din adamları sınıfı üretmişler ve onunla bölgeyi denetim altında tutmak istemişlerdi. Ondan önce de Mısır kralları… Ondan önce de Asur kralları… Ondan önce de Sümer kralları…

Öyle görünüyor ki rahiplik zamanla profesyonel din adamları sınıfı manasında “din istismarının” adı olmuştur. Çünkü onlar gücünü sadece din adamı olmaktan ve insanların dini umutlarını sömürmekten alır olmuşlardır. Yeryüzünde hak ve adaleti hâkim kılma, haksızlıklara karşı mücadele, yardımlaşma ve insanları yoksulluktan, mağduriyetten, mahrumiyetten ve zulümden kurtarma gibi asıl işleri bırakmışlar“ruhları kurtarmayı” misyon edinmişlerdir. Böylece insanların ruhlarına nüfuz etmişler ve bu nüfuzu krallara peşkeş çekmede kullanmışlardır. Böylece din, kitlelerin afyonu haline gelmiştir…  Halkın bağrından çıkan (ümmi) nebi ise “Bizde ruhbanlık yoktur, cihat vardır” demişti…

***

Üçüncü ayet din adamlarının (ruhbân ve ahbâr) kralların yanında ne aradıklarını, yaptıkları “yüksek kuleler” karşılığında ne aldıklarını, böylece ne yaparak yoldan çıktıkları açıklıyor:

3- “Onlardan birçoğunun günah, saldırganlık ve haram yiyicilikte birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne berbat bir şey! Bari ruhbanları ve hahamları onları günahkarca sözlerden ve haram yiyicilikten alıkoysaydılar. Yaptıklardı ne berbat bir iş!” (Maide; 62-63)

Ayette geçen haram yiyicilik (ekli’s-suht)  yolsuzluktan, avantadan, halkın parasından, başkasının sırtından yeme/zenginleşme demektir. İşte ruhbanlar ve hahamlar bunlara ses çıkarmayarak, hatta bu işlerin içinde bizzat yer alarak haram yiyiciliğe ortak oluyorlardı…

***

Dördüncü ayet yiyiciliği (ekl) ve yığıcılığı (kenz) deşifre ediyor:

4- “Hahamların ve rahiplerin birçoğu, insanların mallarını hem haksızlıkla yiyor hem de onları Allah yolundan alıkoyuyorlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda infak etmeyenleri acı bir azabın beklediğini haber ver.” (Tövbe; 34)

Ayette geçen “insanların mallarını haksızca yerler” (ye’kulûne emvâle’n-nâs bi’l-bâtıl) ve “altını ve gümüşü biriktirirler” (yeknizûne’z-zehebe ve’l-fızza) ifadelerini Ebuzer-i Ğifari, Muaviye’nin yüzüne okumuştu da Muaviye “Burada benden değil din adamlarından (ahbâr ve ruhbân) bahsediliyor.”demişti. Fakat Ebuzer’in ‘yaşayan yorumundan’ kaçamamış ve “Bu ümmetin ahbârı ve ruhbânı da sen oldun!” cevabını almıştı.

Evet, her kim yiyicilik ve yığıcılık (ekl ve kenz) yapıyorsa kendi toplumunun ahbârı ve ruhbânı odur! Bunlar cübbeli ve sarıklı din adamı kıyafetinde olabileceği gibi kravatlı, takım elbiseli de olabilir. Hatta illa din adamı da olması gerekmez. O gün bunu daha çok din adamları yaptığı için onlar örnek veriliyor. Bugün kim yapıyorsa o!  Bunların hepsi Kur’an’ın “halkın parasını yerler, altını ve gümüşü biriktirirler” dediği toplumun yiyici ve yığıcı asalak üst sınıflarıdır…

***

Beşinci ayet din adamı olmasa da bir misyon yüklenmiş, bir zamanlar veya şimdi“Rabb’e adanmak, Kur’an’a, İslam’a hizmet” vb. iddiaların sahiplerine yönelik:

5- “Rabbe adanmış olanlar ve din âlimleri de Allah’ın kitabını korumakla sorumlu ve ona tanık olmaları dolayısıyla onunla hüküm verirlerdi. Artık insanlardan korkmayın, Benden korkun ve Benim ayetlerimi üç beş kuruş para için bir kenara itmeyin.” (Maide; 44).

Görüldüğü gibi esas vurgu sona kaydırılmış: “Ayetlerimi az bir pahaya (semenen galilâ) satmayın.” Tabi buradan “Az değil; çok paraya satın” anlamı çıkarmak için halis muhlis Mamon’un kulu olmak gerekir. Onun için çeviriyi biraz değişik yaptım.

Günümüz için söyleyecek olursak, burada, İslam’a hizmet iddiasında olan tümRabbâniyyûn’a esaslı bir uyarı vardır. Yani Rabb davası güdenler, Allah yolunda hizmet iddiasında olanlar, Kitabı korumak, kollamak, şahitliğini yapmak, vahyi hayatın merkezine taşımak, ehl-i Kur’an ve’l-İslam ve’s-sünnet ve’l-hizmet ve’l-himmet… vs. Rabb davası güdenlere denmek isteniyor ki:

“Ey “Allah, Rabb” diyerek yola çıkanlar! Sonunda dönüp dolaşıp Allah ile aldatanlardan olmayın! Ey Kur’an diyerek yola çıkanlar! Sonunda dönüp dolaşıp Kur’an tüccarı haline gelmeyin! Ey Peygamber diyerek yola çıkanlar! Sonunda dönüp dolaşıp peygamberin kürsüsünden servet yığanlardan olmayın!

Yani Kur’an’ı ve onun ölümsüz mesajlarını az bir az bir paha karşılığı asıl amacından çıkarıp ticarete, mal mülk yığıcılığına dökmeyin!

“İslami faaliyet” diye başlayıp İslami ticaret ve’l-menfaate çevirmeyin!

“Daru’l-Erkam” diye başlayıp sonra dernek, sonra vakıf, sonra şirket, sonra holding haline gelerek fakir fukaradan toplananları “dava” veya “hizmet” adına zenginlere aktarmayın! “Daru’l-Erkam’lar tam tersi için kurulmamış mıydı?

“Bahçe sahipleri” kıssasını okuya okuya her biriniz bir “Bahçe sahibi” haline gelmeyin!

Topladıklarınız üzerinden mütekebbir servet ve iktidar kuleleri dikmeyin! Terkettikleriniz kazandıklarınızdan daha hayırlıydı.

Ey din alimleri! Ey dinî kitap yazanlar! Allah, kitap, peygamber üzerinden kazandıklarınızı “en büyük kamu” namusu adına asıl sahiplerine iade edin! Allah yolunda (öksüze, yoksula, çeresize, kimsesize) infak edin! Sadece ihtiyacınız kadarı hakkınız olabilir, gerisi ateştir!

Eğer bunları yapmazsanız Allah’ın ayetlerini az bir paha karşılığı satmış olursunuz! Bunlar üzerinden ne kazanırsanız kazanın hepsi “az bir paha” olup sahibi için elim bir azap ve yakıcı bir ateşten başka bir şey değildir!”

***

Ayetlerin verdiği mesajı böyle anlamayıp, Muaviye gibi topu taca atmak, benden bahsetmiyor diye arkasına bakınmak kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değildir.

Dahası, mesajı ve kime hitap ettiği apaçık olan bu ayetlerden şifre çıkarmak, bilimsel keşifler aramak, Kur’an ziyafetleri (!)  çekmek, astrolojik, kozmolojik, teolojik, kelami, felsefi büyük ve derin (!) manalar bulmak, şifa niyetine okumak, üfürmek, muskasını yazmak vs. başka bir şey değil; Kur’an’ın etrafında gürültü koparmaktır! Hani, bu ayetlerin ilk muhatapları çıkarlarına dokununca gürültü koparıp ayetlerin anlaşılmamasını sağlamaya çalışıyorlardı ya, aynen öyle…

***

Kur’an’da Ahbâr, Ruhbân, Hâmân, Rabbâniyyûn ifadelerinin geçtiği yerleri kendi gözlerinizle okudunuz. (Birkaç Hâmân geçen yer daha var fakat orada bir şey denmiyor Firavun ile birlikte kullanılıyor sadece. Onları göz ardı ettim.)

Bunların “ne yönden”, “hangi sebeple”, “nasıl bir gerekçeye” dayandırılarak eleştirildiklerine dikkat ediniz: Krallara yüksek kuleler yapmak… Haram yiyicilik… Halkın mallarını götürmek… Altını ve gümüşü biriktirmek… Allah yolunda infak etmemek… Allah’tan korkmamak… Ayetleri az bir paha karşılığı satmak…

Kur’an’da “din adamlarına” yönelik eleştiriler de “vesveselerin anası” ile aynı;mülk-i la yebla! (yıkılmayacak bir mülke kavuşma arzusu!)

Bazıları “Bu nasıl din kitabı, din adamlarını nasıl da eleştiriyor” diyebilir.

Öyle… Çünkü Kur’an bir din kitabı değil!

İslam dinlerden bir din değil!

Hz. Peygamber bir din adamı değil!

Bunlar anlaşılmadıkça İslam’ın dinler tarihi içinde neye tekabül ettiğini hiçbir zaman anlayamayacaksınız.

Gördünüz… Yukarıda sadece din adamı ünvanı ile bizzat anıldıkları yerleri seçtim. Gerisi yorumlanabilir ve ‘bunlar bizden bahsetmiyor’ denilebilirdi.

Ama bunlardan kaçış var mı?

Fe eyne tezhebûn (Nereye gidiyorsunuz?)

168
0
0
Yorum Yaz