EŞİTLİK (kuran açısından)

2011-09-21 10:10:00

 

Mevcut meallere bakılırsa, bu tür konuların çoğunda olduğu gibi “sinirleri  alınmış” ayetlerden birisi ile daha karşı karşıya olduğumuz görülüyor.

“Eşitlik” kavramına duyulan antipati nedeniyle türlü teviller yapılarak anlaşılmaz hale sokulmuş.

Bakın ne diyor ayet: “Yeryüzünde sabit dağlar varetti. Orasını bereketlendirdi. Orada dört mevsim güç/kuvvet kaynaklarını (egvâtuhâ), isteyenler/ihtiyaç sahipleri eşit olarak yararlansın diye (sevâen li’s-sâilîn) takdir etti.” (Fussilet; 41/10).

Ayette geçen “isteyenler için eşitçe” (sevâen li’s-sâilîn) ifadesi “eşitliğin” bir Kur’an kavramı olduğunun apaçık delilidir. Sadece burada değil; başka yerlerde de özellikle “rızık” söz konusu olduğunda “eşitlik” kavramının dikkat çekici bir şekilde vurgulandığını görüyoruz. (bk. Nahl; 71).

Ayette geçen “dört günde” (fî erbeati eyyâm) dört mevsim içinde yani bütün bir yıl boyunca, “güçler/kuvvetler” (egvât) da insana güç veren, kuvvet toplamasını sağlayan gıdalar/rızık ve rızık kaynakları manasındadır. Kur’an, bunlara yeryüzündeki güç/kuvvet kaynakları (egvâtuhâ) diyor. “Egvât”  Türkçe’de de kullanılan “guvve” nin çoğuludur ki kuvvet diye telaffuz ederiz. En geniş anlamıyla yeryüzünde rızık biriktirici tüm servet ve güç yığıcı tüm iktidar kaynaklarını ifade eder.

İşte, Allah, yeryüzünün tüm güç ve kuvvet kaynaklarının/servet ve iktidar araçlarının isteyenler yani ona ihtiyacı olanlar arasında “eşitçe” dağıtılmasını/paylaştırılmasını “takdir” ettiğini söylüyor.

Bu şu demek: Böyle buyurdu Allah! Böyle olmasını istiyor!

Ne istiyor? Yeryüzünde güç ve kuvvet kaynaklarında eşitlik!

Yarattığı rızık ve rızık kaynaklarının zenginler arasında dönüp dolanan bir tahakküm aracı  (devlet) olmasını istemiyor! (Haşr; 7).

Her türden sosyal, politik, iktisadi güç ve kuvvet kaynaklarının “eşitçe” dağıtılmasını, bir yerde merkezîleştirilmemesini (temerküz), ortaklaşacı üretim ve paylaşım düzeni içinde bunlardan tüm insanların faydalanmasını istiyor! (Fussilet; 10).

Demek ki neyi “takdir” ediyor? Zengin ile yoksul arasındaki uçurumun sürüp gitmesini, bunun bir imtihan olmasını değil; uçurumun kapatılmasını, “eşit” hale gelmeyi…

Demek ki neyi “irade” ediyor? Güç ve kuvvetin ömür boyu üsttekilere, acziyet ve zaafiyetin de ömür boyu alttakilere ait olmasını değil; güç ve kuvvet kaynaklarının eşitçe dağıtılmasını, kimseye tapulanmamasını, ezmek, sömürmek ve tahakküm gibi hegomonya araçlarına dönüşmemesini, bilakis “kamucu amaçlar” için yayılarak seferber edilmesini…

Lütfen bu ayeti (Fussilet; 10) tekrar tekrar okuyun, üzerinde düşünün. Diğer eşitlik ayetleri (ör. Nahl; 71, Haşr; 7) ile karşılaştırınız…

***

Ayet doğrudan adalet, özellikle de eşitlik mesajı verdiğine göre, devam edelim…

Rağıp el-Isfehanî’nin dediği gibi adalet eşitçe paylaştırma (et-taqsît ala’s-sevâ) demektir. (el-Müfredat, ADL mad.). Bu durumda adaletin ruhu ve sevk-i sebebi (emredilme yönü) eşitlik olmuş olur.

Bu iki türlü olur: Biçimsel eşitlik ve fonksiyonel eşitlik…

Biçimsel eşitlik Aristo’nun “dağıtıcı adalet” dediği şeydir ki kişinin dil, din, ırk, bölge, kavmiyet, milliyet, mülkiyet, cinsiyet vs. ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit görülmesidir. Eski Yunan adalet tanrıçası Themis resmindeki gibi burada adaletin gözü kapalıdır, kimin ne olduğuna bakmaz. Acilen sağlanması gereken ilk etaptaki eşitlik budur.

Fonksiyonel eşitlikte ise adaletin gözü açıktır. Kimin ne olduğuna bakar. Örneğin yemek dağıtılırken herkesin yemek hakkı olduğunu söylemek biçimsel eşitliktir. Kimseye dili, dini, ırkı, bölgesi, mülkiyeti, cinsiyeti veya yaşı sebebiyle ayrımcılık yapılamaz. Fakat çocuklara ayrı, hastalara ayrı yemek vermek fonksiyonel eşitliktir. Burada adaletin göze açıktır ve kimin ne olduğuna bakar ve fonksiyonuna göre dağıtır. Aristo buna da “denkleştirici adalet” der.

Ali Şeriati de, bu ayrımın Kur’an’da adalet (denkleştirme) ve kıst (hakkı olanı verme) kavramları ile yapıldığını söyler. Adaletin mahkeme, yargı, hukuk, adliye teşkilatı gibi üst yapıda, Kıst’ın ise mülkiyet ilişkileri gibi alt yapıda olacağını ifade eder.

***

Demek ki “İslam’da eşitlik yok; adalet var” sözü,   “İslam’da devrim yok; diriliş var” sözü gibi içi boş manasız bir demogojidir.

“Eşitlik” ve “devrim” bal gibi Kur’an kavramlarıdır.

İnsanların “farklı” renk, tip, cinsiyet ve karakterde yaratılması eşit yaratılmadığı anlamına gelmez. Farklıyım diye adam eşit olamayacağını iddia ediyor. Farklılıktan eşitsizlik ve hatta üstünlük çıkarmaya kalkıyor. Eşitlik davası tam da burada lazımdır.

Demek ki adaletin amacı (biçimsel veya fonksiyonel) eşitliği sağlamadır. Bu iki türüyle eşitlik sağlandığında adalet gerçekleşmiş olur. Bunlar iç içe geçmiş, biri olmadan diğeri olmayan, biri diğerini doğuran kavramlardır. Hakkaniyet, dağıtıcı adalet, denkleştirici adalet veya mutlak eşitlik, nispi eşitlik vs. diye daha Hukuk Fakültelerinin birinci sınıflarında öğretilir.

***

Kur’an’da adalet ve eşitlik kavramları birkaç çeşittir; Adalet, Kıst, Vasat, Hakk, Vezn, Sevâ… Bunların her biri meselenin ayrı bir yönünü ifade eder ve kavramı bütün yönleri ile detaylandırır.
Örneğin eşitlik (sevâ) başlıca üç düzeyde ele alınır:

Birinci düzey: İnsanın yaratılışı anlatılırken kullanılır: “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır? O akıtılan bir meninin içinden bir nutfe değil miydi?  Sonra bu aşılanmış bir yumurta oldu, derken Allah onu eşitleyip biçimlendirdi. Ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi varetti” (Kıyamet; 75/36-39).

“Sonra onu eşitçe yaratıp düzenledi. Ona kendi ruhundan üfledi. Ve size kulaklar, gözler, kalpler verdi. Ne kadar az şükrediyorsunuz?” (Secde; 32/9).

Görüldüğü gibi insanın yaratılışını anlatan ayetlerde “sevâ/tesviye” kavramının kullanılması çok manidardır. “Biçim verdi, düzenledi, tam yaptı” denmek istenirken hep eşitlik kökünden gelen bu kavram kullanılır. Bunun anlamı insanın yaratılış anında kadın erkek eşit bir şekilde yaratıldığı, ana rahminde böylece biçim verildiği, düzenlendiğidir. Yaratılıştaki eşitlik anlatılmak istenir.

İkinci düzey: Dünya hayatındaki bir takım farklılıklar anlatılırken kullanılır: “Kör ile gören eşit olur mu? Karanlık ile aydınlık eşit olur mu?” (Nahl; 16/16), “Hacıları su verme ve Mescid-i Haram’ı onarma ile Allah yolunda cihad eşit olur mu?” (Tevbe; 9/19), “Oturanlar ile malları ve canlarıyla cihad edenler eşit olur mu?” (Nisa; 4/95), “Kendine bile sahip olmayan zavallı bir kul  ile verdiğimiz rızıklardan gizli açık infak eden eşit olur mu?” (Nahl; 16/75).

Görüldüğü gibi burada da dünya hayatında insanlar arasında fizikî, tabiî, ahlakî veya amelî bir takım farklar karşılaştırılır ve bunların sanki aralarında hiç fark yokmuş gibi olamayacağı belirtilir. Ancak farklılıklardan eşitsizlik çıkarmak, dahası bunu bir ayrıcalıklı sınıflaşmaya dönüştürerek, özellikle rızık ve rızık kaynaklarının kullanımı konusunda sınıflaşma ve eşitsizlik yaratılmaya kalkışılınca üçüncü düzeydeki eşitlik ayetleri gelir ve tekrar birinci düzeydeki yaratılıştaki eşitlik temasına dönülür.

Üçüncü düzey: Rızık ve rızık kaynaklarının kullanımı anlatırken kullanılır:  “Yeryüzünde sabit dağlar varetti. Orasını bereketlendirdi. Orada dört mevsim güç/kuvvet kaynaklarını (egvâtuhâ), isteyenler/ihtiyaç sahipleri eşit olarak yararlansın diye (sevâen li’s-sâilîn) takdir etti.” (Fussilet; 41/10), “Rızıkta üstün kılınanlar (zenginler) yanlarındaki (yoksullar) ile eşit hale gelmemek için onlara vermiyorlar. Allah’ın nimetini mi inkar ediyor bunlar? (Nahl; 16/71).

Görüldüğü gibi birinci düzeyde eşitlik, ana rahmindeki yaratılış ile başlıyor.  Burada bir ayırım yapılmıyor ve yaratılış anlatılırken hep eşitlik kökünden gelen kavram (sevâ/tesviye) kullanılıyor. Sonra ikinci düzeyde insanoğlu dünyaya geliyor. Dünyanın çeşitle halleri sebebiyle farklılaşmalar oluyor. Dil,  din, ırk, renk, mülkiyet, cinsiyet, kavmiyet ve milliyet temelinde yaşanan bu farklılaşmaların Allah’ın bütün insanlar için yarattığı rızık ve rızık kaynaklarında (üretim araçlarının kullanımında) bir eşitsizliğe ve sınıflaşmaya yol açtığı görülünce buna “dur” deniliyor ve üçüncü düzeyde “eşitliğin takdir edildiği” açıklanarak, tekrar yaratılıştaki eşitlik düzeyine çekilinmesi çağrısı yapılıyor.

Bunun anlamı “farklı fakat eşit” yaşama çağırısıdır.

Özellikle rızık ve rızık kaynaklarının kullanımı konusundaki eşitsizliğe Kur’an’ın tahammülü olmadığını görüyoruz. Öyle ki yoksulluk boyutundaki eşitsizlik “Allah’ın nimetini inkar”,  açlık boyutundaki eşitsizlik de  “Allah’a ortak koşmak” olarak görülmektedir. (bkz. Nahl; 16/71,112 ve Fussilet; 41/10 ile öncesi ve sonrasındaki ayetler.)

***

Demek ki şairin “Bir mesele var ki bütün meselelerin başı” dediği şey Kur’an’da esaslı bir şekilde ele alınan adalet ve eşitlik meselesidir.

Eşitliği, “sola ait bir kavram” kompleksiyle adaletten ayıran ve “İslam’da eşitlik değil; adalet var” diyen söylem yukarıda görüldüğü gibi Kur’an verileriyle bağdaşmamaktır. 70’li yılların sağcılaştırma operasyonlarından kalma olup hiçbir geçerliliği yoktur.

Etrafınıza bakın; dil, din, mezhep, meşrep, renk, ırk, bölge, kavmiyet, meslek, milliyet, cinsiyet ve mülkiyetten kaynaklanan yığınla adaletsizlikler ve eşitsizlikler görmüyor musunuz?

Kur’an, yukarıdaki ikinci düzey kullanımda nelerin birbiriyle eşit olamayacağını söylüyor.  Oturanla cihat eden, başkasına köle olanla, kendisi kazanıp gizli açık infak eden ve adaleti emredenin eşit olamayacağı gibi…

Dikkat edilirse bunların hepsi fizikî mecburiyet (kör ve sağır ile gören ve işiten vb.), doğadaki farklılıklar (aydınlık ile karanlık vb.) ve ahlakî meziyet farklılıklarıdır. Ancak bu farklılıkların hiç birisi rızık ve rızık kaynaklarının (güç ve kuvvet kaynaklarının) eşitçe paylaşılmasına ve dağıtılmasına mani değildir.

Keza bu farklılıklar üstteki-alttaki, ezen-ezilen, zengin-yoksul, yöneten-yönetilen, doğulu-batılı, zenci-beyaz, kadın-erkek, asker-sivil, Alevî-Sünnî, Türk-Kürt, Arap-Acem vs. eşitsizliklerine yol açamaz…

İşte burada Allah “eşitliği” takdir ettiğini söylüyor. Böyle olmasını murad ediyor, iradesini bu yönde açıklıyor. Kanımca ayette ifade edilen manayı başka yönlere çekip bu vurguyu ıskalamak bilmeden yapılıyorsa mazeret, bilinçsiz yapılıyorsa gaflet, bile bile yapılıyorsa hıyanettir.

Kur’an söz konusu eşitliği sağlamanın türlü yollarını göstermiştir; Zekat, sadaka, infak, karz-ı hasen, i’ta gibi verme/paylaşma emirleri hep bu “takdirin” yerine gelmesi, gerçekleşmesi içindir. Hacc, tavaf, ihram, namaz, secde, saf bağlama vs. hep bu eşitliği gösteren ve örnekleyen ritüellerden (nusuk) ibarettir.

Ana rahminde bir atımlık nutfe ve aşılanmış yumurta (alak) halinde oluşurken eşit değil miydik? Orada tek bir nefs olarak eşitçe yaratılıp biçim verilmemiş miydik? (Şems; 91/7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ).

“O ki seni yarattı, (özüne) eşitliği koydu, adaleti yerleştirdi” (İnfitâr; 82/7; Ellezî halagake, fesevvâke, feadaleke).

984
0
0
Yorum Yaz